8 Mart bugün çoğu kişi için çiçek verilen, kutlamaların yapıldığı bir gün gibi görünse de aslında arkasında ağır bir tarihsel acı barındırır.

1857 yılında ABD’nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çalışan kadın işçiler, daha iyi çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle greve çıktı. Ancak fabrikada çıkan yangında 129 kadın işçi hayatını kaybetti. Bu trajedi yıllar sonra kadın hakları mücadelesinin sembollerinden biri haline geldi.

Bugün 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değil; kadınların eşitlik, özgürlük ve adalet için verdiği mücadelenin hatırlandığı bir gündür.

Ancak aradan geçen onca zamana rağmen dünyanın birçok yerinde kadınların hikâyesi hâlâ aynı mücadeleyi anlatıyor.

İran’da kadınlar özgürlük için saçlarını keserek sokaklara çıktı. Bir başörtüsünden çok daha fazlasını, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma hakkını savundular. Bugün ise bölgede yükselen savaş ihtimali, her zaman olduğu gibi en ağır bedeli yine kadınlara ve çocuklara ödetme riski taşıyor.

Filistin’de kadınlar yıllardır savaşın ortasında yaşam mücadelesi veriyor. Bombaların gölgesinde büyüyen çocuklar, yıkılan evler ve bitmeyen bir belirsizlik… Savaşın en ağır yükünü çoğu zaman yine kadınlar taşıyor.

Afganistan’da kız çocukları eğitim hakkından mahrum bırakılıyor. Okul kapılarının kapanması yalnızca bir eğitim meselesi değil, bir toplumun geleceğinin karartılması anlamına geliyor.

Suriye’de milyonlarca kadın savaşın ardından göç yollarına düştü. Anneler çocuklarını kucaklayarak botlarla denizleri aşmaya çalıştı. Kimisi yeni bir hayata ulaşabildi, kimisi o yolculuğun ortasında hayata veda etti.

Ve Türkiye…

Kadınların en güvende olması gereken yer, yani kendi hayatları, kimi zaman onlar için en büyük tehlikeye dönüşüyor.

Son günlerde art arda gelen kadın cinayetleri, toplum olarak hâlâ çözmekte zorlandığımız bir yarayı bir kez daha gözler önüne seriyor.

Kimi eski eşi tarafından, kimi ayrılmak istediği için, kimi de yalnızca kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak istediği için öldürülüyor.

Gazete sayfalarına düşen her haber aslında yalnızca bir suç dosyası değildir. Her birinin arkasında yarım kalan hayatlar, annesiz kalan çocuklar ve vicdanı yaralanmış bir toplum vardır.

Toplum ise çoğu zaman kadınlardan sabırlı olmalarını ister.
Nazik olmalarını, sessiz kalmalarını, kırıldıklarını belli etmemelerini…

Oysa bu sabır çoğu zaman bir erdem değil, yıllarca biriktirilen bir sessizliğin adıdır.

Kadınların yaşadığı birçok sorun, onların duygularından değil, o duyguları doğuran eşitsizlikten kaynaklanır.

Avrupa’da kadın hakları güçlü söylemlerle savunulurken, kadın emeğinin ve bedeninin ekonomik sistem içinde farklı biçimlerde sömürülmesi de başka bir çelişkiyi ortaya koyuyor.

Tüm bu tablo bize tek bir gerçeği gösteriyor:

Kadınların yaşadığı sorunlar farklı coğrafyalarda farklı biçimler alsa da, kökeni çoğu zaman aynı eşitsizliğe dayanıyor.

Bu yüzden 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir.

8 Mart aynı zamanda yüzleşme günüdür.

Çünkü kadınlardan beklenen sabır çoğu zaman sessizliktir.

Ve o sessizlik, kimi zaman kanla sonuçlanan bir hikâyeye dönüşür.

Belki de bu yüzden bugün söylenmesi gereken en doğru cümle şudur:

Bu yalnızca sabır değil…

Bazen kanlı bir sessizliktir.