Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP kurultayını mutlak butlan ile geçersiz saydırma girişimi ve ardından partiye yargı yoluyla dönüş çabası, Türk siyasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Demokrat Parti’nin doğuşuna zemin hazırlayan Dörtlü Takrir’i akla getiriyor.

1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın CHP Meclis Grubu’na sunduğu o meşhur önerge, tek parti rejimindeki iç muhalefetin ilk güçlü sesi olmuştu.

Her iki olayda da ana muhalefet partisi içinde “yenilenme” ile “statüko” arasındaki gerilim belirleyici rol oynuyor.

Dörtlü Takrir sahipleri CHP’den ihraç edilerek partiden koparken, Kılıçdaroğlu mahkeme kararıyla geri dönerek kopuşu önlemeye çalışıyor.

Ancak aralarında önemli farklar da var; 1945’te dört isim çok partili hayata geçiş için harekete geçmişti, Kılıçdaroğlu’nun hamlesi ise daha çok kişisel ve hukuki bir geri dönüş stratejisi gibi duruyor. Yine de her ikisi de CHP’nin iç dinamiklerini derinden sarsma potansiyeli taşıyor.

Dörtlü Takrir sonunda Demokrat Parti’nin kuruluşuna yol açmış ve Türkiye siyasetini kökten dönüştürmüştü.
Kılıçdaroğlu’nun dönüşü ise CHP’de yeni bir ayrışma mı yoksa toparlanma mı getirecek, zaman gösterecek.

Parti içi muhalefetin yargı üzerinden dile getirilmesi, günümüz siyasetinin hukukla ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan ile geri dönmesi delegelerin iradesinin hiçe sayıldığı iddiasına dayanıyor. Tıpkı Dörtlü Takrir’in tek parti zihniyetine karşı özgürlük talebi gibi bir meşruiyet arayışı içeriyor gibi gözükse de durum pek de öyle değil.

Gerçekçi olarak bakıldığında her iki hamle de partinin geleceğini riske atma potansiyeli taşıyor.

DP’nin doğuşu Türkiye’ye çok partili demokrasiyi getirdi ama aynı zamanda derin kutuplaşmalara da kapı araladı ve 27 Mayıs darbesiyle DP’nin siyasi hayatı sona erdi.
Kılıçdaroğlu’nun dönüşü ise CHP’yi kısa vadede kaosa sürükleyebilir ve Özgür Özel ekibini yeni arayışlara itebilir.
Siyasi partilerde liderlik kavgası ideolojik olmaktan çok güç mücadelesine dönüşebiliyor. Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinde de bu öne çıkıyor.

Dörtlü Takrir’in mimarları toprak reformu tartışmalarında da rol oynamıştı ve Atatürk’ün öncülüğünde yola çıkılan toprak reformuna karşı çıkmışlardı.
Kılıçdaroğlu konuşmalarında partinin stratejik yönelimini belirleme iddiasıyla hareket ediyor.

Her iki durumda da ana gövdeyi sarsan bir “iç isyan” niteliği görülüyor. Parti içi demokrasi tartışmaları Türkiye’de hep sancılı oldu.

1945’te Dörtlü Takrir reddedilmiş, ihraçlar yaşanmıştı. Bugün ise mutlak butlan kararıyla Kılıçdaroğlu dönüyor ancak parti tabanında ve delegelerde kabul görmesi zor görünüyor.

Tarih bize gösteriyor ki muhalefet partilerindeki iç hesaplaşmalar bazen sistemi dönüştürür, bazen de sadece yorgunluk ve yılgınlık yaratır.

Gerçekçi olmak gerekirse yargı kararlarıyla liderlik değişimi kalıcı olmaz. Dörtlü Takrir’in yarattığı halk desteği burada henüz ortada yok. Kemal Kılıçdaroğlu’na destek çok sınırlı sayıda.

Sonuçta siyasi hamleler niyetten çok sonuçlarıyla değerlendirilir.

Dörtlü Takrir en azından demokrasiye katkı sundu diyebiliriz çünkü ortaya yeni bir siyasi parti çıktı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun girişimi CHP’yi daha da bölme riski taşıyor.

Şu ana kadar düzenlenen mitingler bunu gösteriyor.

Bu durum, Türk siyasetinin döngüsel doğasını bir kez daha gözler önüne seriyor ve parti içi muhalefetin ya yenilenme ya da dağılma getireceğini hatırlatıyor.

Neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Bölünme mi olacak yoksa topyekün bir mücadele mi?