İngiltere’de basketbolun neden popüler olmadığı, aslında spor tarihinin, kültürel önceliklerin ve ekonomik gerçeklerin kesişim noktasında yatıyor. Futbol, rugby ve kriket gibi sporlar ada topraklarında yüzyıllardır kök salmış durumda; bunlar sadece oyun değil, aynı zamanda sınıf, bölge kimliği ve ulusal gurur meselesi. Basketbol ise 1890’larda YMCA aracılığıyla Amerika’dan ithal edilmiş bir spor olarak kaldı ve hiçbir zaman o yerli sporların yerini alamadı. Futbol sahaları her mahallede, her parkta var; bir top ve iki taşla bile oynanabiliyor. Basketbol içinse standart bir pota, sert zemin ve en azından bir çember gerekiyor; bu da İngiltere’nin yağmurlu ikliminde ve dar alanlarında dezavantaj yaratıyor. Katılım rakamlarına bakıldığında basketbol aslında oldukça oynanıyor: Sport England verilerine göre İngiltere’de haftalık 1 milyondan fazla kişi basketbol oynuyor ve gençler arasında futboldan sonra en popüler ikinci takım sporu. Özellikle şehirlerde, etnik azınlık gençleri ve düşük gelirli kesimler arasında çok yaygın. Ancak bu katılım izlenmeye dönüşmüyor; insanlar oynuyor ama tribüne gitmiyor veya televizyonda izlemiyor. British Basketball League (BBL, şimdi Super League Basketball) maçları ortalama birkaç bin seyirci çekiyor; Premier League’in on binlerce kişilik stadyumlarıyla kıyaslanamaz bile. Bunun en büyük sebeplerinden biri medya görünürlüğü: Futbol her gazetenin, her kanalın ana konusu; basketbol ise nadiren ana akım medyada yer buluyor. NBA maçları gece yarısı veya sabaha karşı oynandığı için İngiltere’de izlemek zor; Premier League maçları ise hafta sonu öğleden sonraları tam prime time’da. Tarihsel olarak da İngiliz milli takımı uluslararası başarı gösteremedi; Olimpiyatlarda veya Dünya Kupası’nda nadiren gruptan çıkabiliyor. Bu da ulusal gurur duygusunu beslemiyor; insanlar başarılı takımları izlemeyi seviyor. Profesyonel ligdeki takımların çoğu Amerikan oyunculara dayanıyor; yerel yıldız çıkaramamak seyirciyi soğutuyor. Finansal olarak da döngüsel bir sorun var: Düşük seyirci → düşük gelir → düşük yatırım → zayıf altyapı → az başarı → düşük seyirci. Futbol kulüpleri kendi stadyumlarını, akademilerini finanse edebiliyor; basketbol takımları ise genellikle belediye salonlarında oynuyor ve sponsor bulmakta zorlanıyor. Son yıllarda NBA’in Londra’da maç oynaması, Sky Sports’un BBL yayınlarını artırması ve genç neslin (özellikle Gen Z’nin) basketbola ilgisi artıyor; katılım rekor kırıyor. Ama hâlâ futboldan, rugbiden veya kriketten çalmak yerine “ikinci planda kalan bir spor” konumunda kalıyor. Kısacası İngiltere’de basketbol “oynanır ama yaşanmaz”; çünkü ada spor kültüründe zaten dolu bir takvim var ve yeni bir Amerikan ithalatına yer açılmıyor. Belki bir gün Londra Lions gibi takımların Avrupa’da büyük başarıları veya yerel yıldızların çıkması bu döngüyü kırar; ama şu an için basketbol İngiltere’de hâlâ “futbolun gölgesinde kalan yetenekli ama popüler olmayan kuzen” konumunda.