Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İzmir, imparatorluğun en önemli ticaret limanlarından biri olarak öne çıkıyordu. Kapitülasyonlar sayesinde yabancı tüccarların ve Levantenlerin yoğun olduğu kent, etnik ve dini çeşitliliğiyle dikkat çekiyordu. Rum, Ermeni, Yahudi ve Müslüman Türk nüfusun bir arada yaşadığı bu yapı, siyasi eğilimleri de doğrudan etkiliyordu. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren İzmir, Tanzimat reformlarının ve Batı’yla ticari ilişkilerin etkisiyle liberal ve modernleşme yanlısı bir iklim geliştirdi. Fransızca gazeteler, ticaret odaları ve yabancı konsolosluklar kentin günlük hayatına damga vuruyordu. İzmir, adeta bir Avrupa şehir havasındaydı.
II. Meşrutiyet döneminde ise İttihat ve Terakki Cemiyeti İzmir’de güçlü bir örgütlenmeye sahipti. Jön Türk hareketi burada hem reformist hem de milliyetçi unsurlarla destek buldu. Ancak kentteki Rum nüfusun ağırlığı, Megali Idea gibi Yunan milliyetçi akımlarını da besliyordu. Rum cemaati, eğitim ve ekonomi alanlarında etkin konumdaydı ve Yunan Krallığı’yla kültürel ve siyasi bağlar geliştiriyordu.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde İzmir, imparatorluk genelindeki siyasi kutuplaşmalardan etkilendi. Liberal muhalif gruplar ile İttihatçı yönetim arasında gerilimler yaşandı. Kentin kozmopolit yapısı, bir yandan etnik cemaatler arasında rekabet ve zaman zaman gerginliklere yol açarken, diğer yandan da farklı grupların ortak ekonomik çıkarlar etrafında bir arada var olmasını sağlıyordu.1919’da Yunan kuvvetlerinin İzmir’i işgali, mevcut eğilimleri dramatik biçimde ortaya koydu. Yerel Rum nüfus işgali coşkuyla karşılarken, Türk nüfus direniş örgütlenmesine yöneldi. Bu dönem, kentin çok kimlikli yapısının kırılma noktası oldu ve Millî Mücadele’nin önemli cephelerinden birini oluşturdu.Cumhuriyet öncesi İzmir’in siyasi eğilimleri, net bir tek tiplemeye sığmıyordu. Liman kenti olmanın getirdiği pragmatizm, Batı’ya açıklık ve ticari liberalizmle şekillenmiş; aynı zamanda Osmanlı reform hareketleri, milliyetçi akımlar ve etnik çeşitliliğin yarattığı dinamiklerle karmaşıklaşmıştı. Bu tablo, kentin ne salt “gâvur İzmir” ne de homojen bir Osmanlı şehri olmadığını gösterir. Aksine, imparatorluğun son yüzyılında hem modernleşme hem de milliyetçilik rüzgârlarının kesiştiği bir arena niteliğindeydi. Tarihsel gerçekler, İzmir’in o dönemki profilini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bu eğilimler, kentin Cumhuriyet sonrası kimlik inşasında da önemli bir miras bırakmıştır.