DÜNYA

Bir savaş, üç kazanan: ABD-İsrail ve İran, her ülke kendi zafer hikayesini yazıyor

ABD ve İsrail ile İran arasında yaşanan çatışma sonrası taraflar ateşkes sürecini farklı biçimlerde yorumlarken, hem Washington hem Tahran zafer ilanı yapıyor. Ancak sahadaki tablo ve müzakere süreci, çatışmanın aslında yeni bir diplomatik evreye taşındığını gösteriyor.

Abone Ol

ABD ve İsrail’in İran’la yürüttüğü ve birkaç haftalık ateşkesle sakinleşen çatışma süreci, Washington’dan gelen son açıklamalarla fiilen yeni bir aşamaya geçti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Destansı Öfke Operasyonu’nun sona erdiğini açıklarken, bu ifade uzun bir değerlendirme içinde sınırlı bir bölümde yer aldı. Açıklamanın ardından en kritik soru yeniden gündeme taşındı: Bu savaşın kazananı kim? Ancak yanıt, olayları kimin anlattığına göre değişiyor.

Zafer anlatısı: Washington ve Tahran

İran tarafında devlet medyası, yaşanan çatışmayı ülkenin küresel bir askeri ittifaka karşı direnerek ayakta kalmasının kanıtı olarak sunuyor. Bu anlatıda İran, baskıya rağmen sistemini koruyan ve sahada direnç gösteren taraf olarak öne çıkarılıyor. ABD’de ise Başkan Donald Trump ve yönetimi benzer şekilde zafer söylemi kullanıyor. Washington, yürütülen operasyonların hedeflerine ulaştığını ve İran’ın askeri kapasitesine ciddi darbe indirildiğini savunuyor. Ancak resmi açıklamaların ötesinde, savaşın sonucunu belirleyecek asıl alanın artık diplomasi olduğu görülüyor.

Müzakere süreci ve 14 maddelik çerçeve

Amerikan basınına yansıyan bilgilere göre Beyaz Saray, İran ile 14 maddelik bir mutabakat zaptı üzerinde uzlaşmaya yakın bir süreç yürütüyor. Bu çerçeve, İran’ın nükleer programı, Hürmüz Boğazı’nın statüsü ve bölgesel gerilimlerin yönetimi gibi başlıkları kapsayan daha geniş bir müzakere sürecinin temelini oluşturuyor. İran tarafı teklifi değerlendirme aşamasında olduğunu açıklarken, bazı siyasi aktörler bu taslağı kamuoyu önünde reddediyor. Bu durum, taraflar arasında ortak bir zeminin henüz oluşmadığını gösteriyor.

Hürmüz Boğazı ve nükleer şartlar

Sızan bilgilere göre olası anlaşma kapsamında İran’ın nükleer faaliyetlerinin büyük bölümünü uzun bir süre askıya alması, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etmesi ve kapsamlı uluslararası denetimlere açık hale gelmesi öngörülüyor. Buna ek olarak Hürmüz Boğazı’nın tamamen yeniden açılması ve enerji akışının kesintisiz şekilde garanti altına alınması da anlaşmanın kritik başlıkları arasında yer alıyor. Karşılık olarak ABD’nin yaptırımları kademeli olarak kaldırması, dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakması ve belirli koşullar altında sınırlı nükleer faaliyetlere yeniden izin vermesi gibi adımlar gündeme geliyor.

İran’ın iç dengesi ve sahadaki tablo

İran’da bu koşulların önemli bir bölümü “uzlaşma”dan çok “baskı altında kabul” olarak değerlendiriliyor. Tahran yönetimi, savaş sırasında yaşanan kayıplara rağmen devlet yapısının ayakta kalmasını ve kurumların hızla yeni kadrolarla yeniden organize edilmesini kendi lehine bir güç göstergesi olarak yorumluyor. Çatışma sürecinde üst düzey isimlerin kaybına rağmen siyasi ve askeri sistemin çalışmaya devam etmesi, İran içinde “devlet sürekliliği” açısından önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Öte yandan savaş öncesinde öngörülen toplumsal çöküş ya da rejim değişikliği senaryoları gerçekleşmedi. Güvenlik mekanizmasının sıkılaşmasıyla birlikte protesto hareketleri de büyük ölçüde bastırıldı.

Bölgesel etkiler ve sonuç

Çatışma sürecinde Hürmüz Boğazı’nın küresel ticarete etkisi belirgin şekilde ortaya çıktı. Enerji sevkiyatından sigorta maliyetlerine kadar birçok alanda küresel piyasalarda dalgalanma yaşandı. İran, bu boğazı artık yalnızca bir geçiş hattı olarak değil, aynı zamanda stratejik bir müzakere aracı olarak değerlendiriyor. Bu durum bölgedeki güç dengelerini doğrudan etkileyebilecek bir unsur olarak öne çıkıyor. Sonuç olarak hem Washington hem Tahran, kamuoyuna “kazanan taraf” olduklarını anlatıyor. Ancak sahadaki gerçeklik, savaşın tamamen sona ermediğini; yalnızca müzakere masasına taşındığını gösteriyor.