İstanbul’da 14 Ekim’de kaydedilen şiddetli yağış, kentin bazı bölgelerinde sele dönüşerek hayatı olumsuz etkiledi. En az dört kişinin hayatını kaybettiği olaylarda kaybolan kişilere ulaşmak için çalışmalar sürerken binlerce ev ve yüzlerce iş yerinde su baskını ihbarı yapıldı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, bazı noktalarda metrekareye 272 kilogram yağış düştüğünü açıklarken Meteoroloji Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre İstanbul’da daha önce ölçülen en yüksek günlük yağış miktarının, 17 Ekim 1985’te Şile’de kaydedilen metrekare başına 199,3 kilogram olduğu belirtildi. BBC Türkçe’ye konuşan uzmanlar, söz konusu miktarın İstanbul’un uzun dönemli yağış kayıtları açısından ne kadar sıra dışı olduğunu vurgularken, yaşanan felaketin yalnızca yağışın büyüklüğüyle açıklanamayacağını ifade etti. Uzmanlara göre yağışın ne kadar kısa sürede düştüğü, suyun kent içinde nasıl hareket ettiği, beton ve asfaltla kaplı yüzeylerin yaygınlığı, dere yataklarının durumu ve yağmur suyu altyapısının kapasitesi, şiddetli yağışın ölümcül bir afete dönüşmesinde önemli rol oynuyor.

Kadınların görünmeyen mesaisi: Zihinsel yük nasıl paylaşılabilir?
Kadınların görünmeyen mesaisi: Zihinsel yük nasıl paylaşılabilir?
İçeriği Görüntüle

İstanbul Sarıyer'de sel sonrası temizlik yapan bir kadın.

Metrekareye 272 kilogram yağış ne anlama geliyor?

Yağış miktarı meteorolojik ölçümlerde kilogram veya milimetre cinsinden ifade edilebiliyor. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı’nın açıklamasına göre, kenarları bir metre olan bir yüzeye bir litre, yani yaklaşık bir kilogram su düştüğünde suyun yüksekliği bir milimetre oluyor. Bu nedenle metrekareye 272 kilogram yağış düşmesi, suyun düz ve geçirimsiz bir yüzeyde yaklaşık 272 milimetre, başka bir ifadeyle 27,2 santimetre yüksekliğe ulaşmasına karşılık geliyor. Ancak bu hesaplama, sel sularının her noktada aynı yüksekliğe ulaşacağı anlamına gelmiyor. Abdullah Kahraman, yağışın düşme süresinin ve yüzey özelliklerinin belirleyici olduğunu belirtirken, birkaç saat hatta bir saatten kısa sürede gerçekleşen yoğun yağışların özellikle dere yataklarında, vadilerde ve betonla kaplı kent alanlarında hızla yüzey akışına dönüşebildiğini ifade ediyor. Suyun topografya nedeniyle belirli noktalarda toplanması ise yağış miktarının çok üzerinde derinliğe ulaşan sel sularına neden olabiliyor.

Betonlaşma sel riskini nasıl artırıyor?

İstanbul’da geçirimsiz yüzeylerin, yani suyun toprağa sızmasını engelleyen asfalt ve beton alanların, onlarca yıldır genişlediğini ortaya koyan çeşitli araştırmalar bulunuyor. ABD ve Türkiye’den araştırmacıların uydu verileriyle yürüttüğü 2014 tarihli çalışmaya göre, 1987 yılında yüzeylerinin en az yüzde 70’i geçirimsiz alanlardan oluşan ilçeler Fatih, Kadıköy ve Zeytinburnu’yla sınırlıyken, 2011’e gelindiğinde Bakırköy, Bahçelievler, Bağcılar, Güngören, Beşiktaş, Üsküdar, Şişli ve Beyoğlu da bu gruba katıldı. Marmara Üniversitesi tarafından 2025’te yayımlanan İstanbul Yeşil Kent Endeksi de yoğun geçirimsiz yüzeylerle sel riski altındaki yapılaşmış alanlar arasındaki ilişkiye işaret ediyor. Güngören, Kağıthane, Bahçelievler ve Zeytinburnu gibi yoğun yapılaşmış ilçeler sel riski göstergelerinde üst sıralarda yer alırken Şile, Çatalca ve Beykoz gibi geçirimsiz yüzey oranı daha düşük bölgeler görece avantajlı bir görünüm sergiliyor. Bununla birlikte, bu bölgelerde riskin ortadan kalkmadığı görülüyor; Beykoz ve Şile de son yağışlarda selden etkilenen yerler arasında yer aldı.

Sadabat Camii'nin alt kesimleri sular altında.

Eski dere yataklarında yapılaşma riski büyütüyor

Uzmanların dikkat çektiği bir diğer unsur, İstanbul’da geçmişte dere yatakları veya taşkın alanları olan bölgelerde yapılaşmanın yaygınlaşması. Doğukan Doğu Yavaşlı, taşkınların yaşandığı Ayazağa, Kağıthane, Arnavutköy, Beykoz ve diğer bölgelerdeki dere isimlerinin bile kentin suyla olan geçmişine ilişkin ipuçları verdiğini belirtiyor. Yavaşlı, bazı yerleşim alanlarının derelerin eski yatakları ya da taşkın alanları üzerinde bulunduğunu vurgulayarak, “Haritadan silinen ama araziden silinmeyen su, yolunu buldu” değerlendirmesinde bulunuyor. Yavaşlı’nın aktardığı 2015 tarihli bir araştırmaya göre İstanbul’un yaklaşık 2 bin 400 kilometre uzunluğundaki dere ağının yüzde 17’si kapalı kesitlerden oluşuyor. Bu alanlarda dereler doğal yataklarında açık biçimde akmak yerine betonarme yapılarla kapatılarak yer altındaki kanal, menfez veya tünellerden geçiriliyor. Uzmanlara göre dere yataklarının korunması, taşkın alanlarının yapılaşmaya açılmaması ve suyun doğal akış güzergâhlarının gözetilmesi, kentlerde sel riskini azaltacak temel adımlar arasında bulunuyor.

İklim krizi tek başına açıklayıcı değil

İklim bilimciler, küresel ısınmayla birlikte şiddetli yağış gibi aşırı hava olaylarının riskinin arttığına dikkat çekiyor. Bununla birlikte, İstanbul’da yaşanan son yağışın doğrudan iklim değişikliğine bağlanabilmesi için bilimsel değerlendirmelerin yapılması gerekiyor. Uzmanlar, iklim değişikliğinden bağımsız olarak da Türkiye’de şiddetli yağışların ciddi can kayıplarına yol açabildiğini, çarpık kentleşme ve yetersiz altyapının ise bu olayların sonuçlarını ağırlaştırabildiğini belirtiyor. Abdullah Kahraman, Avrupa ve Akdeniz ülkelerini kapsayan bir araştırmada Türkiye’deki sel kaynaklı ölümlerin Batı ülkelerine kıyasla çok daha yüksek oranda evlerde meydana geldiğinin belirlendiğini aktarıyor. Bu bulgu, sel riskinin yalnızca yolların ve kamusal alanların değil, konutların ve yerleşim bölgelerinin planlanması açısından da ele alınması gerektiğini gösteriyor. İklim değişikliği tehdidi büyütürken yapılaşma tercihleri ve altyapının yeterliliği, şiddetli yağışların afete dönüşüp dönüşmeyeceğini etkileyen unsurlar arasında yer alıyor.

İstanbul'da kıyı tepeden görünüyor, suyun rengi çamurlaşmış.

İstanbul’da sel felaketlerini önlemek için neler yapılabilir?

Doğukan Doğu Yavaşlı’ya göre, geçirimsiz yüzeyler suyun toprağa sızmasını zorlaştırarak daha hızlı biçimde akışa geçmesine neden oluyor. Bu nedenle kentlerde betonlaşmanın sınırlandırılması, yeşil alanların korunması, yağmur suyunun toprağa ulaşabileceği yüzeylerin artırılması ve doğal su yollarının gözetilmesi önem taşıyor. Yavaşlı, “Şiddetli yağış bir doğa olayı ama bunu sel yapan biziz” sözleriyle kent planlamasının rolüne dikkat çekiyor. Abdullah Kahraman ise sel tehdidinin modern bilimsel yöntemlerle sayısal olarak ortaya konulması ve altyapının bu riskleri karşılayabilecek biçimde tasarlanarak uygulanması gerektiğini belirtiyor. Kahraman, İngiltere’de kilometre ölçeğinde çözünürlüğe sahip, 100 yıllık dönemi kapsayan 16 ayrı simülasyon üzerinden binlerce aşırı yağış senaryosunun incelendiğini ve bunların her biri için sel modelleri ile etki analizleri yapıldığını aktarıyor. Bu yöntemler sayesinde kentlerin hangi bölgelerinde ne büyüklükte drenaj sistemlerine ihtiyaç duyulduğu hesaplanabiliyor. Uzmanlara göre İstanbul’da gelecekte yaşanabilecek sellerin etkilerini azaltmak için yağmur suyu tahliye sistemlerinin kapasitesinin bilimsel risk analizlerine göre belirlenmesi, mevcut altyapının güçlendirilmesi, dere yataklarının korunması ve yeni yapılaşmanın taşkın riski dikkate alınarak planlanması gerekiyor. Bu yatırımlar başlangıçta yüksek maliyetli görünse de gelecekteki sel ve diğer afetlerin yol açabileceği can kayıpları ile ekonomik zararlar düşünüldüğünde, önleyici altyapı çalışmalarının uzun vadede daha sürdürülebilir bir çözüm sunabileceği değerlendiriliyor.

Kaynak: BBC