Yönetmenliğini Ali Kemal Güven’in, senaristliğini Erdi Işık’ın üstlendiği Sultana, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında seyirciyle buluştu. İstanbul’daki bir gece kulübünde çalışan kadınların hikâyesini merkezine alan filmde Tuba Büyüküstün ve Derya Pınar Ak başrolleri paylaşıyor. Seray Kaya, Begüm Akkaya, Rojbin Erden, Şirin Sultan Saldamlı, Itır Esen, Nur Sürer, Hakan Kurtaş, Taro Emir Tekin ve Çağlar Çorumlu da oyuncu kadrosunda yer alıyor. Anlatı, kulübün deneyimli dansçısı Meral ile Belarus’tan gelen genç dansçı Anna arasındaki ilişki üzerinden kadınların rekabetini, kırılganlıklarını ve dayanışmasını ele alıyor.

2026 Nobel Barış Ödülü sahibini buldu
2026 Nobel Barış Ödülü sahibini buldu
İçeriği Görüntüle

Kadın bedeni seyirlik bir nesneden fazlası

Feminist film kuramcısı Laura Mulvey, 1975 yılında yayımlanan Görsel Haz ve Anlatı Sineması makalesinde klasik anlatı sinemasının kadınları bakılan, erkekleri ise bakışı yöneten özneler olarak konumlandırmasını tartışıyor. “Erkek bakışı” kavramı, kadın bedeninin sinemada nasıl seyirlik bir nesneye dönüştürülebildiğini anlamak açısından önem taşıyor. Ancak bir bedenin görünür olması, tek başına nesneleştirme anlamına gelmiyor. Asıl belirleyici olan, kadının nasıl temsil edildiği ve kendi bedeni üzerindeki söz hakkının nasıl ele alındığı.

Sultana’da direk dansı yapan kadınlar, erkek müşterilerin bakışları altında performans sergiliyor. Buna karşın film, karakterlerini yalnızca arzunun nesneleri olarak sunmuyor. Dans; güç, dayanıklılık, teknik beceri ve beden kontrolü gerektiren bir performans olarak işleniyor. Böylece kadın bedeni, erkek bakışına maruz kalmasının yanında kendi gücünü ve becerisini ortaya koyabildiği bir alana dönüşüyor.

Erkek şiddeti karşısında kadın dayanışması

Filmde kadınların kendi yaşamları üzerindeki söz haklarını kazanma çabaları, erkek şiddetiyle karşılaştıklarında kurdukları ilişkilerde belirginleşiyor. Gücü elinde tutan erkeklerin şiddetine maruz kalan kadınların birbirlerini korumaya çalışması, anlatının temel dinamiklerinden birini oluşturuyor.

Meral ile Anna arasındaki ilişki de bu çerçevede gelişiyor. Meral’in Anna’yı erkek şiddetinden kurtarması, iki kadın arasında güvene dayalı bir bağ kurulmasını sağlıyor. Ancak Meral’in Anna’nın daha sonra uğradığı cinsel saldırıyı engelleyememesi, ilişkide derin bir kırılmaya neden oluyor. Meral, Anna’yı koruyamamış olmanın pişmanlığını yaşarken onu rakip olarak görmesinin yarattığı çelişkiyle de yüzleşiyor.

Anna’nın saldırının ardından fail erkeğe değil Meral’e öfkelenmesi, yaşanan gerilimi daha da büyütüyor. Şiddetin sorumluluğunun faili yerine mağduru koruyamayan başka bir kadına yöneltilmesi, erkek egemen düzenin kadınlar arasındaki ilişkileri nasıl zedeleyebildiğini ortaya koyuyor. Oysa saldırının sorumluluğu, şiddeti uygulayan fail erkeğe ait.

Film, Meral ve Anna arasındaki çatışmayı basit bir hesaplaşmaya dönüştürmek yerine karakterlerin duygusal çelişkilerine odaklanıyor. Kıskançlık, öfke, suçluluk ve güvensizlik gibi duygular, iki kadının ilişkisinin karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Dayanışma, çatışmaların aşılmasıyla kuruluyor

Meral ile Anna’nın ilişkisi, feminist düşünür bell hooks’un kadın dayanışmasına ilişkin görüşleri üzerinden de değerlendirilebilir. hooks’un yaklaşımında kadınların ortak bir cinsiyet deneyimini paylaşması, kendiliğinden dayanışma kurmaları için yeterli değil. Rekabetin, önyargıların ve eşitsizliklerin aşılması, ortak bir mücadelenin gelişmesinde önemli rol oynuyor.

Sultana da kadınlar arasında kusursuz bir birliktelik bulunduğunu iddia etmiyor. Bunun yerine güvensizliklerin ve çatışmaların içinden geçerek gelişen bir dayanışmayı anlatıyor. Karakterlerin yaşadıkları sorunlar, kadınların birbirlerine karşı konumlandırılabildiği koşulları görünür kılarken bu koşulların değiştirilebileceğine ilişkin bir alan da açıyor.

Kadınların hikâyesi mağduriyetle sınırlanmıyor

Sultana, kadın karakterlerini yalnızca maruz kaldıkları şiddet ve baskı üzerinden tanımlamıyor. Erkeklerin kontrolündeki bir sektörde yaşamlarını sürdürmeye çalışan kadınların, kendilerine dayatılan sınırları aşma çabalarını merkeze alıyor. Karakterler, yaşadıkları olumsuzluklar karşısında edilgen bir konumda bırakılmıyor; birbirleriyle kurdukları ilişkiler aracılığıyla hareket alanlarını genişletmeye çalışıyor.

Bu yaklaşım, kadınların özgürlüğünü erkeklerin izin verdiği bir ayrıcalık olarak değil, kendi mücadeleleriyle elde etmeye çalıştıkları bir hak olarak ele alıyor. Filmin kadın karakterlerini ölümle sonuçlanan bir hikâyeye hapsetmemesi de bu açıdan anlam taşıyor. Erkek şiddetini kaçınılmaz bir son olarak sunmayan anlatı, kadınların yaşamlarını yeniden kurabilecekleri bir geleceğe işaret ediyor.

Finalde güç dengeleri tersine dönüyor

Filmin finali, hikâye boyunca kurulan kadın-erkek güç ilişkilerini sarsıcı bir biçimde tersine çeviriyor. Beklenmedik gelişme, yalnızca dramatik bir sürpriz yaratmakla kalmıyor; erkek egemenliğine karşı şekillenen kadın dayanışmasının anlamını da güçlendiriyor.

Sultana, kadınların başkaları tarafından belirlenen bir kadere mahkûm olmadığını vurguluyor. Karakterlerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma çabası, bireysel özgürlük arayışının ötesine geçerek ortak bir dönüşüm ihtimalini gündeme getiriyor. Film, kadınların kendi geleceklerini belirleyebilecek güce sahip olduğunu ve mevcut düzenin değişmez olmadığını anlatıyor.

Kaynak: Haber Merkezi