YAŞAM

Sosyal medyanın çocuklar üzerindeki görünmeyen bedeli: Psikolojik istismar

Aralık ayı itibarıyla Avustralya’nın 16 yaş altına sosyal medyayı yasaklaması dünya genelinde tartışma yaratırken, Türkiye’de de benzer düzenlemeler gündemde. Ancak uzmanlara göre mesele yalnızca yaş sınırı değil; sosyal medyanın çocukların ruh sağlığı, benlik algısı ve gelişimi üzerindeki görünmeyen etkileri.

Abone Ol

Dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte sosyal medya, çocukların hayatında giderek daha merkezi bir yer edinirken, bu görünürlük beraberinde ciddi psikolojik riskleri de getiriyor. Beğeni sayılarıyla ölçülen değer algısı, filtrelenmiş hayatlar ve algoritmaların dayattığı “ideal çocuk” profili, uzmanlara göre çocuklar üzerinde psikolojik istismar boyutuna varan bir baskı oluşturuyor.

Son dönemde Avustralya’nın 16 yaş altına sosyal medyayı yasaklaması dünya genelinde tartışma yaratırken, Türkiye’de de benzer düzenlemeler gündemde. Ancak uzmanlar, yaş sınırı kadar önemli bir başka başlığa dikkat çekiyor: Sosyal medyanın çocukların ruhsal gelişimi üzerindeki uzun vadeli etkileri.

Kusursuz olma zorunluluğu ve erken yetişkinlik baskısı

Psikologlara göre sosyal medyada sunulan kusursuz bedenler, mutlu anlar ve “ideal hayat” temsilleri, çocukları henüz gelişimlerini tamamlamadan yetişkin beklentileriyle yüz yüze bırakıyor. Özellikle küçük yaşta sosyal medya ile tanışan çocuklar, çocukluk evresini sağlıklı biçimde yaşayamadan estetik kaygılar, onay ihtiyacı ve karşılaştırma döngüsünün içine çekiliyor.

Bu durum, çocuklarda özgüven sorunları, kaygı bozuklukları ve benlik algısında kırılmalara yol açabiliyor. Uzmanlar, çocuğun kendi değerini içsel olarak değil, dış onay ve beğeni üzerinden tanımlamasının ilerleyen yaşlarda ciddi psikolojik sorunlara zemin hazırladığını vurguluyor.

Algoritmanın yeni yüzü: Çocuklar

Bir diğer tartışmalı alan ise ebeveynlerin sosyal medyadaki rolü. Bazı ailelerin algoritmada öne çıkabilmek adına çocukları bir içerik unsuru haline getirdiği görülüyor. “Tatlı bir an” ya da “masum bir paylaşım” olarak sunulan görüntüler, çocuğun rızası olmadan kalıcı bir dijital kimlik yaratıyor.

Uzmanlara göre çocuk, bu süreçte yapay bir evrenin parçası haline geliyor. Binlerce, hatta milyonlarca beğeniyle büyüyen bir çocuk, bu ilginin azaldığı ya da tamamen ortadan kalktığı yetişkinlik döneminde derin bir değersizlik hissi yaşayabiliyor. Beğeninin çekilmesi, çocuk açısından yalnızca dijital bir kayıp değil; psikolojik bir boşluk anlamına geliyor.

Dijital ayak izi ve mahremiyet riski

Çocuklara ait paylaşımlar, onların dijital kimliklerinin ebeveynler tarafından şekillendirilmesine de neden oluyor. Uzmanlar, bu durumun çocuğun ilerleyen yaşlarda kendi öz benliğiyle uyuşmayan izler bırakabileceğine dikkat çekiyor.

Yüz tanıma teknolojileri, veri arşivleme sistemleri ve platformların kalıcı kayıtları düşünüldüğünde, çocukların mahremiyetinin uzun vadede ciddi şekilde ihlal edildiği belirtiliyor. Araştırmalar, ebeveynlerin büyük bir kısmının bu paylaşımların hukuki ve psikolojik sonuçları konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını ortaya koyuyor.

Hukuki çerçeve ne diyor?

Sosyal medya çocukların hayatına çok erken giriyor. Peki, hukuki çerçeve bu konuda ne diyor ve hangi korumaları sağlıyor?

  • Anayasa ve çocuğun korunması: Türkiye’de Anayasa’nın 20. maddesi özel hayatı, 41. maddesi ise çocuğun korunmasını güvence altına alıyor. Ama bu güvence, kağıt üstünde kalırsa çocukların çevrimiçi dünyada yaşadığı baskı ve riskler tam olarak önlenemiyor.
  • Türk Ceza Kanunu ve Türk Medeni Kanunu: Özel hayatın gizliliğini ihlal edenlere hapis cezası öngörülüyor; velayet hakkı ise çocuğun üstün yararını korumakla sınırlı. Ama sosyal medyada çocuğun fotoğraflarını paylaşan ebeveynler, bu sınırları çoğu zaman fark etmiyor veya aşabiliyor.
  • KVKK ve dijital ayak izi: Çocuklara ait veriler “özel nitelikli veri” kabul ediliyor. Yani ailelerin izni olsa bile, çocuğun verisinin bilinçli ve yararına olacak şekilde paylaşılması gerekiyor. Aksi hâlde, çocuğun gelecekteki özel hayatına ve psikolojik bütünlüğüne müdahale edilmiş oluyor.
  • Uluslararası sözleşmeler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi çocukların mahremiyetini ve psikolojik bütünlüğünü koruyor. Avrupa’da GDPR ve Age Appropriate Design Code gibi yasalar, ebeveynlerin çocukları adına bilinçsizce paylaşım yapmasını engellemeyi amaçlıyor. ABD’de COPPA 13 yaş altı çocukların verilerini izinsiz toplamayı yasaklıyor, ancak ebeveynin paylaşımına dair boşluklar hala sorun yaratıyor.

Tüm bu yasalar ve düzenlemeler, çocuğun çevrimiçi ortamda sadece güvenli bir şekilde bulunmasını sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda ileride dijital kimliği ve psikolojik sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri de sınırlamayı amaçlıyor. Ancak uzmanlar, yasal çerçevenin tek başına yeterli olmadığını, aile farkındalığı ve sosyal medya şirketlerinin denetimlerinin de şart olduğunu vurguluyor.

Uzmanlar uyarıyor: Yasak yetmez, eğitim şart

Uzmanlar, asıl kritik noktanın ebeveynlerin bilinçlendirilmesi olduğuna dikkat çekiyor.

Çocuğun dijital dünyada bir birey değil, bir “içerik” olarak görülmesinin önüne geçilmesi gerektiğini vurgulayan uzmanlar, ailelere yönelik farkındalık eğitimlerinin artırılmasını ve sosyal medya şirketlerinin çocuklara yönelik algoritmik denetimleri güçlendirmesini öneriyor.

Sosyal medya, çocuklar için yalnızca bir eğlence alanı değil; aynı zamanda kimlik, değer ve aidiyet duygusunun şekillendiği güçlü bir mecra. Bu görünmeyen tehlike, ekranın ardında sessizce ilerlerken çocukların psikolojik bütünlüğünü korumak için yaş sınırları kadar, ebeveyn sorumluluğu ve toplumsal farkındalık da hayati önem taşıyor.