KÜLTÜR-SANAT

Odyssey filmiyle yeniden gündeme gelen Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı? İşte 3 bin 500 yıllık kentin hikayesi

Christopher Nolan’ın merakla beklenen “Odyssey” filmiyle birlikte Troya Savaşı ve Homeros’un destanları yeniden gündemde. Peki binlerce yıldır anlatılan Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı? Arkeolojik bulgular ne söylüyor, Troya Atı bir gerçek mi yoksa efsane mi? Çanakkale’deki antik kent bugün ziyaretçilere hangi tarihi mirası sunuyor?

Abone Ol

Çanakkale Boğazı'nın girişindeki Hisarlık mevkiinde bulunan Troya, yalnızca Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarına konu olan efsanevi bir savaşın adıyla değil, binlerce yıllık geçmişiyle de tarihin en önemli merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 3 bin 200 yıl önce, Troya Savaşı'nın yaşandığı düşünülen dönemde kent; surları, kapıları, sarayları ve savunma yapılarıyla bölgenin güçlü yerleşimleri arasında bulunuyordu. Karadeniz ile Ege Denizi arasındaki ticaret yollarına hakim konumu, kentin ekonomik ve stratejik önemini artırıyordu. Christopher Nolan'ın yeni filmi “Odyssey” ise bu tarihi ve mitolojik hikayeyi yeniden beyaz perdeye taşıyor. Filmin gündeme gelmesiyle birlikte yüzyıllardır tartışılan bir soru da yeniden öne çıkıyor: Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı?

Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı?

Troya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan'a göre antik çağ tarihçileri açısından Troya Savaşı'nın gerçekliği konusunda ciddi bir şüphe bulunmuyor. Asıl tartışmanın savaşın ne zaman gerçekleştiği konusunda yaşandığını belirten Aslan, yaygın görüşün savaşın MÖ 1200'lü yıllarda gerçekleştiği yönünde olduğunu ifade ediyor. Antik Yunan ve Roma tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan yazar Dr. Daisy Dunn da Troya bölgesinde çatışmalar yaşandığını düşündüren hem arkeolojik hem de edebi kanıtlar bulunduğunu belirtiyor. Ancak uzmanlara göre burada önemli bir ayrım bulunuyor. Arkeolojik bulgular, Troya'da savaş veya çatışma yaşandığını destekleyebilir ancak Homeros'un anlattığı biçimde, Yunanistan'dan gelen orduların kenti 10 yıl boyunca kuşattığını kesin olarak kanıtlamıyor. Bu nedenle bugün tarihçilerin üzerinde daha fazla durduğu ihtimal, Geç Tunç Çağı boyunca Troya çevresinde birden fazla çatışma veya istila yaşanmış olması.

3 bin 200 yıl önce Troya nasıl bir şehirdi?

MÖ 1200'lü yıllarda Troya'nın sıradan bir yerleşim olmadığı düşünülüyor. Kentin çevresinde yüksek ve kalın savunma duvarları, gözetleme kuleleri ve hendek bulunuyordu. Kale bölümünde saray yapıları ve farklı dönemlere ait önemli mimari kalıntılar yer alıyordu. Prof. Dr. Rüstem Aslan'a göre o dönemde Troya'nın nüfusu yaklaşık 6 bin kişiydi. Halkın geçim kaynakları arasında tarım, hayvancılık ve denizcilik öne çıkıyordu. Kazdağları'na yakın konumu nedeniyle at yetiştiriciliğinin de önemli olduğu belirtiliyor. Bu özellik, Homeros'un destanlarında önemli bir yere sahip olan at figürünün tarihsel arka planı açısından da dikkat çekiyor. Troya'nın Hitit İmparatorluğu ile ilişkileri de kentin bölgesel önemini ortaya koyuyor. Kentin Hititlerle anlaşmalar yaptığı ve Hitit İmparatorluğu'nun koruması altında bulunduğuna ilişkin güçlü bulgular bulunuyor. Kentte Hititçe ve Anadolu'da kullanılan, Hititçeye yakın bir dil olan Luvice'nin kullanıldığına ilişkin veriler de mevcut.

Troya'da savaşın izleri bulundu mu?

Troya Savaşı'nın yaşandığı düşünülen döneme ait arkeolojik tabakalarda savaşla ilişkilendirilebilecek çeşitli buluntular bulunuyor. Kazılarda ok ve mızrak uçlarının yanı sıra yanık tabakalar ve insan iskeletleri ortaya çıkarıldı.

Bu bulgular, dönemde ciddi bir çatışmanın yaşanmış olabileceğini düşündürüyor. Ancak arkeolojik veriler tek başına Homeros'un anlattığı 10 yıllık büyük savaşın gerçekleştiğini göstermiyor. Dr. Daisy Dunn'a göre antik kalenin büyüklüğü ve dönemin koşulları değerlendirildiğinde, Homeros'un anlattığı ölçekte bir savaşın 10 yıl boyunca sürmüş olması düşük bir ihtimal. Dunn, Geç Tunç Çağı boyunca Troya'nın birkaç küçük ölçekli savaş veya istilaya maruz kalmış olmasının daha muhtemel olduğunu değerlendiriyor. Bu nedenle bugün Troya Savaşı konusunda en güçlü yaklaşım, destanların tamamen hayal ürünü olmadığı ancak anlatının yüzyıllar içinde mitolojik unsurlarla zenginleştiği yönünde.

Homeros savaşı ne zaman anlattı?

Troya Savaşı'nın yaşandığı düşünülen dönem ile Homeros'un yaşadığı dönem arasında yüzlerce yıllık bir zaman farkı bulunuyor. Prof. Dr. Rüstem Aslan'a göre Troya'nın yıkıldığı dönem, yalnızca kentin değil, Doğu Akdeniz'deki pek çok büyük yerleşimin ciddi biçimde tahrip olduğu bir döneme denk geliyor. Hitit İmparatorluğu'nun başkenti Hattuşa da bu dönemde yıkılan merkezler arasında bulunuyor. Son Tunç Çağı'nın sona ermesinin ardından Doğu Akdeniz'de uzun süre yazının kullanılmadığı bir dönem yaşanıyor. Bu nedenle İlyada ve Odysseia'nın ilk aşamada yazılı metinler olarak değil, sözlü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarıldığı düşünülüyor. En yaygın görüşe göre destanlar, değişmeyen dize kalıpları kullanılarak nesiller boyunca sözlü biçimde yaşatıldı ve MÖ 8. yüzyıl civarında yazıya geçirildi. İlyada, Troya kuşatmasının ve savaşın son döneminin hikayesini anlatırken Odysseia, savaş sonrasında Odysseus'un ülkesi İthake'ye dönüş yolculuğunu konu alıyor.

Troya Atı gerçekten var mıydı?

Troya Savaşı denildiğinde akla gelen en güçlü sembollerden biri kuşkusuz Troya Atı. Efsaneye göre Akhalar, yıllarca süren kuşatmanın ardından geri çekiliyormuş gibi yaparak geride büyük bir tahta at bırakıyor. Troyalılar ise bu atı Tanrılara sunulmuş bir hediye olarak kentin içine alıyor. Gece olduğunda atın içine saklanan askerler dışarı çıkıyor ve kent kapılarını açarak dışarıda bekleyen Akhaların içeri girmesini sağlıyor. Böylece Troya'nın düşüşü başlıyor. Fakat bu hikayenin arkeolojik açıdan en önemli sorusu şu: Gerçekten böyle bir tahta at yapıldı mı? Prof. Dr. Rüstem Aslan, bugüne kadar arkeolojik olarak böyle bir atın varlığını kanıtlayan herhangi bir bulgu bulunmadığını belirtiyor. Bununla birlikte Troya Atı'nın çok eski dönemlerden itibaren görsel bir anlatı olarak kullanıldığı biliniyor. MÖ 670'lere tarihlenen Mikonos Vazosu, bilinen en eski Troya Atı tasvirlerinden birini içeriyor. Ayrıca dönemin savaş teknolojileri arasında kalelere saldırmak için kullanılan ve ata benzeyen araçlara ilişkin anlatımların bulunması, hikayenin tamamen boşlukta ortaya çıkmadığını düşündürüyor. Aslan'a göre Troya Atı'nın, savaş arabaları ve atların dönemin savaş kültüründeki önemiyle bağlantılı biçimde zaman içerisinde metafora dönüşmüş olması da mümkün. Dr. Daisy Dunn ise Troya Atı'nı büyük ölçüde edebi bir kurgu olarak değerlendiriyor.

Troya bugün nasıl gezilmeli?

Çanakkale'nin Hisarlık mevkiinde bulunan Troya Ören Yeri, 1998 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edildi. Ancak burayı gezerken önemli bir ayrıntıyı bilmek gerekiyor: Troya aslında tek bir antik kentten ibaret değil. Bölgede yaşam MÖ 3000'li yıllarda başladı ve farklı dönemlerde kurulan yerleşimler yaklaşık 3 bin 500 yıl boyunca varlığını sürdürdü. Depremler, savaşlar ve diğer yıkımların ardından aynı bölgede yeni yerleşimler kuruldu. Troya kazılarında bugüne kadar 10 ana kent katmanı tespit edildi. Bu nedenle ziyaretçiler, aynı alanda birbirinden yüzlerce yıl farklı dönemlere ait yapıların kalıntılarını görebiliyor. Troya'yı gezerken özellikle Troya VI ve Troya VII katmanlarına ait surlar, kale yapıları, saray kalıntıları ve kent girişleri dikkat çekiyor. Bu katmanlar, Troya Savaşı ile ilişkilendirilen dönem açısından büyük önem taşıyor. Bunun yanında Helenistik ve Roma dönemlerine ait Athena Tapınağı'nın temelleri, kutsal alan, küçük tiyatro ve Roma dönemine ait yapı kalıntıları da ören yerinde görülebiliyor. Son dönemde ortaya çıkarılan Roma dönemi caddesi de antik kentin yalnızca Troya Savaşı döneminden ibaret olmadığını gösteren önemli kalıntılar arasında yer alıyor.

Troya Müzesi'nde savaşın izleri görülebiliyor

Troya Ören Yeri'nin hemen yanında bulunan Troya Müzesi de ziyaretin önemli duraklarından biri. 2018 yılında açılan müzede kazılarda ortaya çıkarılan çok sayıda eser sergileniyor. Troya'nın farklı dönemlerine ait arkeolojik buluntular, kentin geçirdiği dönüşümü anlamayı kolaylaştırıyor. Özellikle savaşla ilişkilendirilen arkeolojik tabakalardan çıkan ok ve mızrak uçları, seramikler, günlük yaşam objeleri ve diğer buluntular, Homeros'un anlattığı destan ile arkeolojinin ortaya koyduğu gerçeklik arasındaki bağlantıyı değerlendirmek açısından önem taşıyor. Bu nedenle Troya'yı yalnızca ören yerini gezerek değil, müzeyi de ziyaret ederek görmek, kentin tarihini anlamak açısından çok daha kapsamlı bir deneyim sunuyor.

Troya kazılarının hikayesi Schliemann ile başladı

Troya'daki ilk büyük kazılar 1870 yılında Heinrich Schliemann tarafından başlatıldı. Schliemann profesyonel bir arkeolog değildi; ancak Homeros'un destanlarına büyük ilgi duyuyor ve Troya'nın gerçek bir kent olduğuna inanıyordu. Kazıları sırasında önemli miktarda esere ulaştı. Ancak bugün Schliemann'ın çalışmaları aynı zamanda tartışmalarla da anılıyor. Kazı yöntemlerinin bazı eski katmanlara zarar verdiği ve Troya Savaşı dönemine ait olduğunu düşündüğü bazı eserleri yurtdışına götürdüğü belirtiliyor. Buna rağmen Schliemann'ın çalışmaları, Troya'nın yeniden dünya arkeolojisinin en önemli merkezlerinden biri haline gelmesinde dönüm noktası oldu. Bugün ise 150 yılı aşkın süredir devam eden kazılar sayesinde antik kentin çok daha karmaşık bir tarihi olduğu biliniyor.

Odyssey filmi Troya'ya ilgiyi yeniden artırabilir

Christopher Nolan'ın “Odyssey” filmi, Troya ve Homeros destanlarına yönelik ilgiyi yeniden artırabilecek önemli yapımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Prof. Dr. Rüstem Aslan, filmin mitolojik öyküleri modern izleyiciyle buluşturmasını olumlu değerlendirirken, yapımın Troya ve Anadolu'ya yönelik ilgiyi artırabileceğini düşünüyor. Dr. Daisy Dunn ise filmin Geç Tunç Çağı'nın sonlarına ilişkin tarihsel unsurlara da yer verdiğine dikkat çekiyor. Özellikle dönemin büyük uygarlıklarının çöküşüne ve bu süreçte etkili olduğu düşünülen Deniz Kavimleri'ne yapılan göndermelerin dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Filmin Miken tarzı saraylarının tarihsel açıdan başarılı olduğunu değerlendiren Dunn, kostümlerde ise farklı dönemlerden unsurların bir araya getirildiğini ifade ediyor.

Filmi izlemeden önce Troya'yı anlamanın yolu

Troya hikayesini yalnızca bir savaş ve aşk hikayesi olarak görmek, kentin binlerce yıllık geçmişinin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Uzmanlara göre filmi izlemeden önce Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarını okumak, hikayenin mitolojik arka planını anlamayı kolaylaştırabilir. Ardından Troya Ören Yeri ve Troya Müzesi'ni ziyaret etmek, destanlardaki anlatıyla arkeolojik gerçeklik arasındaki farkları görme fırsatı sunuyor. Troya kazı heyeti başkanı Rüstem Aslan'ın önerdiği kaynaklar arasında Troya ve Odysseus üzerine çalışmaları da bulunuyor. Dr. Daisy Dunn ise Eric Cline'ın Türkçeye “MÖ 1177 - Medeniyetin Çöktüğü Yıl” adıyla çevrilen eserinin dönemin tarihsel atmosferini anlamak için faydalı olabileceğini belirtiyor. Bugün Troya'nın taşları arasında dolaşırken bir yanda Homeros'un binlerce yıl önce anlatılan destanları, diğer yanda arkeologların toprağın altından çıkardığı somut bulgular bulunuyor. Belki Troya Atı gerçekten hiçbir zaman kentin kapısından içeri girmedi. Belki de yüzyıllar boyunca anlatılan gerçek savaşlar, zaman içinde tek bir büyük savaşa ve ardından bir destana dönüştü. Ancak kesin olan şu: Troya'da gerçekten bir şehir vardı, bu şehir binlerce yıl boyunca yaşadı ve burada savaşların, depremlerin ve büyük değişimlerin izleri bugün hâlâ toprağın altında ve üzerinde görülebiliyor.