Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 467 oyla kabul edilerek yasalaşan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, PKK/KCK’nın silah bırakması ve örgütsel varlığını sona erdirmesi sonrasında uygulanacak hukuki sürece ilişkin düzenlemeler içeriyor. Ancak düzenlemenin ardından, özellikle örgüt mensuplarının Türkiye’ye dönmesi halinde hukuki ve idari sürecin nasıl işletileceğine ilişkin bazı başlıklar kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. 12 maddelik kanun, PKK/KCK’nın fiili varlığının sona erdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini, ardından bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesini şart koşuyor. Bu aşamadan sonra kanun kapsamındaki bazı soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyet hükümlerinin infazının belirli sürelerle ertelenmesine ilişkin mekanizmalar devreye girecek. Ancak düzenleme, Türkiye’ye dönecek kişilerin bundan sonraki yaşamlarına ilişkin bütün sorulara yanıt vermiyor. Bunlardan biri de askerlik yükümlülüğü.
Silah bırakacak kişiler askere alınacak mı?
Kamuoyunda en çok tartışılan başlıklardan biri, uzun süredir Türkiye dışında bulunan veya örgüt içerisinde yer alan, askerlik yükümlülüğünü yerine getirmemiş kişilerin Türkiye’ye dönmeleri halinde ne olacağı. Mevcut kanun metninde, bu kişilerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne alınmasına yönelik özel bir düzenleme bulunmuyor. Dolayısıyla “PKK mensupları dönecek ve TSK’da görev yapacak” şeklinde bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Öte yandan askerlik çağına gelmiş ve askerlik hizmetini yapmamış kişilerin durumunun hangi mevzuat kapsamında değerlendirileceği de kamuoyunun yanıt beklediği konular arasında bulunuyor. Bu nedenle süreç açısından kritik soru, yalnızca “kimler dönecek?” değil, “Dönen kişilerin hukuki statüsü ne olacak ve askerlik gibi mevcut yükümlülükleri nasıl uygulanacak?” sorusu olarak öne çıkıyor.
Kanun her suçu kapsamıyor
Düzenlemenin kapsamının sınırsız olmadığı da dikkat çekiyor. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçları kanun kapsamı dışında tutuluyor. Ayrıca 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren bazı suçlar da düzenlemeden yararlanamayacak. Kanun kapsamında örgüt üyeliği, örgüte yardım ve yataklık, propaganda ve örgütün faaliyetleri kapsamında işlenen bazı suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesine yönelik hükümler bulunuyor. Üst sınırı 15 yıl veya daha az hapis cezası gerektiren suçlarda 5 yıl, 15 yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlarda ise 10 yıla kadar erteleme mekanizması öngörülüyor. Bu durum, düzenlemenin kamuoyunda zaman zaman “af” olarak yorumlanmasına da neden olurken, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş daha önce hazırlanacak düzenlemenin genel af veya kişiye özel af niteliğinde olmayacağını açıklamıştı.
Diyarbakır’da beklentiler kadar soru işaretleri de var
Diyarbakır’da görüştüğümüz vatandaşlar arasında düzenlemeye ilişkin değerlendirmeler farklılık gösteriyor. Bazı vatandaşlar yıllardır devam eden çatışmaların sona ermesini önemli bulurken, bazıları ise sürecin güvenlik boyutunun ve hukuki sınırlarının yeterince açık olmadığını düşünüyor. Diyarbakır'da yaşayan 50 yaşındaki Yüksel, düzenlemeyi iki tarafın sınırlı bir alanda uzlaştığı bir metin olarak değerlendirirken, yıllardır süren çatışmaların sona ermesinin önemli olduğunu söylüyor. Ancak Yüksel, düzenlemenin toplumsal beklentilerin tamamını karşılamadığını da belirtiyor. Diyarbakır’ın Lice ilçesinde yaşayan Dilber Zengin Oyunlu ise kızı Şinda’nın 2020 yılında PKK’ya katıldığını, daha sonra silah bırakma töreninde onu televizyonda gördüğünü anlatıyor. Oyunlu, kızının geri dönmesi halinde tutuklanmasından endişe ettiğini belirterek, devletin atacağı hukuki adımlar konusunda güvence istediğini ifade ediyor.
“Tek başına Kürt sorununu çözmüyor”
Kürt Araştırmaları Merkezi Direktörü Reha Ruhavioğlu ise düzenlemeye yönelik eleştirilerin önemli bölümünün hükümete verilen takdir yetkisinin genişliği, ceza ertelemelerindeki sınırlamalar ve örgütün üst yönetimine ilişkin kapsamdan kaynaklandığını savunuyor. Ruhavioğlu, tek bir yasayla bütün sorunların çözülemeyeceğini belirtirken, düzenlemenin esas olarak silahsızlanma sürecini hukuki zemine taşımaya yönelik olduğunu ifade ediyor. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun da benzer şekilde, düzenlemenin önceliğinin doğrudan Kürt sorununu çözmek değil, PKK’nın silahsızlandırılması olduğunu belirtiyor. Coşkun’a göre bundan sonraki adımlar, silahsızlanma sürecinde elde edilecek sonuçlara göre şekillenecek.
Güvenlik boyutu belirleyici olacak
Düzenlemenin uygulanabilmesi için ilk şartlardan biri PKK/KCK’nın fiili varlığının sona erdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi. Bu tespitin ardından Milli Güvenlik Kurulu kararıyla sürecin ilgili hükümleri işletilecek. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte yalnızca örgüt mensuplarının silah bırakıp bırakmayacağı değil, teslim olan kişilerin hukuki statülerinin nasıl belirleneceği, hangi suçlardan işlem göreceği, mevcut yükümlülüklerinin nasıl uygulanacağı ve güvenlik kurumlarının bu süreci nasıl denetleyeceği de önem taşıyor. Özellikle askerlik yükümlülüğü gibi mevcut kanunda açık karşılığı bulunmayan başlıkların nasıl çözüleceği ise yeni düzenlemeler veya ilgili kurumların uygulamalarıyla netleşecek. Şu aşamada, silah bırakan örgüt mensuplarının otomatik olarak TSK’ya alınacağına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmuyor. Meclis’teki oylamada düzenleme 467 oyla kabul edilirken 87 milletvekili karşı oy kullandı, 7 milletvekili ise çekimser kaldı. Bu tablo da düzenlemenin Meclis’te geniş bir destekle kabul edilmesine rağmen siyasi itirazların tamamen ortadan kalkmadığını gösterdi.