Her gün yeni bir haberle uyanıyoruz.
Bir baba evladını öldürüyor.
Bir üniversite öğrencisi kaldığı binanın altıncı katından düşerek hayatını kaybediyor.
Bir kadın, birlikte yaşadığı adamın evinde camdan düşüp ölüyor.
Bir başka üniversite öğrencisi öldürülüyor, katilleri bulunamıyor.
Bir kadın eşini aldatıyor, öfkelenen koca hem eşini hem yanındaki adamı öldürüyor.
Bir adam eşini aldatıyor, geride kalan kadın yaşadığı travmaya dayanamayarak canına kıyıyor.
Ortada kalan çocuklar ise bir ömür boyunca başkalarının hatalarının bedelini ödüyor.
Bunlar artık istisna haberler değil.
Neredeyse her gün karşımıza çıkan sıradan başlıklar haline geldi.
Bir tarafta geçim sıkıntısıyla boğuşan insanlar…
Borç batağında nefes almaya çalışan aileler…
Diğer tarafta bahis, kumar ve gayrimeşru yollarla ayakta kalmaya çalışan insanlar…
22-23 yaşındaki gençlerin 100 bin lira için tetikçi olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
Peki nasıl geldik buraya?
Bana göre bu çöküşün üç temel sebebi var:
Ahlak, ekonomi ve eğitim.
Belki sıralaması tartışılabilir ama eksik olan hiçbir halka yok.
Ahlakı kaybettik.
İnsanların birbirine duyduğu saygıyı, merhameti, vicdanı ve sorumluluk duygusunu tüketmeye başladık.
Eğitimi sadece diploma almaktan ibaret gördük.
Karakter yetiştirmeyi, değer öğretmeyi, insan olmayı ikinci plana attık.
Ekonomiyi ise öyle bir noktaya sürükledik ki insanlar artık hayal kurmayı değil, hayatta kalmayı düşünüyor.
Gencecik öğrenciler silahla okula gidiyor.
Sıra arkadaşını, öğretmenini vurmayı düşünüyor.
Bir öğrenci hocasını tehdit ediyor.
Bir başka öğrenci tacize uğruyor.
Yıllarca mezun olamayan gençler öfkelerini yanlış insanlardan çıkarmaya çalışıyor.
Kimsenin kimseyi dinleyecek sabrı kalmadı.
Kimsenin kimseyi anlamaya vakti yok.
Hoşgörü azaldı.
Empati azaldı.
İnsanlık azaldı.
İş insanlarına bakıyoruz; bir gün başarı hikâyesi olarak anlatılıyorlar, ertesi gün cezaevine giriyorlar.
Sanat dünyasına bakıyoruz; madde bağımlılığı ve skandallar sıradanlaşmış durumda.
Siyasete bakıyoruz; gündemin önemli bir kısmını kimin kimi dolandırdığı, hangi kurumun nasıl zarar gördüğü tartışmaları oluşturuyor.
Sağlık alanındaki skandalları ise artık konuşmaya bile sıra gelmiyor.
Çünkü her gün daha büyük bir olayla karşılaşıyoruz.
Asıl korkutucu olan ise yaşananların kendisi kadar, bunlara alışıyor olmamızdır.
Bir ölüm haberi artık birkaç saat konuşuluyor.
Bir cinayet birkaç gün sonra unutuluyor.
Bir çocuğun hayatı kararıyor, toplum birkaç gün üzülüp yoluna devam ediyor.
Normal olanla anormal olanın yeri değişiyor.
Ve insan en çok buna üzülüyor.
Çünkü toplumlar bir anda çökmez.
Önce değerlerini kaybeder.
Sonra umutlarını.
Sonra birbirlerine olan güvenlerini.
En sonunda da yaşanan felaketleri sıradan görmeye başlar.
Bugün önümüzde duran soru şudur:
Biz bu hayatı kabullenip elimizde kalan enkazları mı seyredeceğiz?
Yoksa yeniden ahlakı, eğitimi ve üretimi merkeze alan bir toplum olmayı başarabilecek miyiz?
Çünkü mesele sadece ne olduğumuz değildir.
Asıl mesele, böyle devam edersek ne olacağımızdır.
Ve bu sorunun cevabı, hepimizin omuzlarında duran ortak bir sorumluluktur.
Enkazın İçinde Yaşamaya Alışmak Zorunda Değiliz ..