Hukuk, yalnızca kanun maddelerinden ve mahkeme kararlarından ibaret değildir. Hukukun asıl gücü, toplumda yarattığı güven duygusundan gelir. İnsanlar, haklı olduklarında korunacaklarına, haksızlığa uğradıklarında dinleneceklerine inanabildikleri ölçüde hukuka bağlanır. Bu güven zedelendiğinde ise hukuk, kağıt üzerindeki kurallar bütünü olmaktan öteye geçemez.
Son yıllarda hukuki süreçlerin yalnızca mahkeme salonlarında değil, sosyal medya ve diğer iletişim mecralarında da yürütüldüğüne tanık oluyoruz. Adli mercilerce yapılan işlemlerden memnun olmayan bazı kişiler, video çekerek ya da paylaşımlar yaparak doğrudan hâkimlere ve savcılara seslenmeyi tercih ediyor. Tahliye ya da tutuklama kararları hakkında henüz süreç tamamlanmadan yapılan sert eleştiriler, zamanla yargı üzerinde baskıya dönüşebiliyor.
Bu durum sadece yargı bağımsızlığı açısından değil, toplumun adalet algısı bakımından da ciddi riskler barındırıyor. Süreç devam ederken oluşturulan “cezasızlık” ya da “adil karar verilmiyor” algısı, adli makamları aceleci reflekslerle hareket etmeye zorlayabiliyor. Oysa hukuk, hızdan çok denge ister. Baskı altında verilen kararlar, adaletin terazisini bozar; ölçü kaybolur, hakkaniyet zarar görür.
Unutulmamalıdır ki her karar kadar, o karara giden yol da önemlidir. Hukuk, en yüksek sesle konuşanı değil; dosyadaki gerçeği esas alır. Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde iddia ve savunmaların eşit ciddiyetle ele alınması, delillerin titizlikle incelenmesi ve tarafların gerçekten dinlenmesi adil yargılamanın temelidir.
Medya ve sosyal medya bu noktada büyük bir sorumluluk taşır. Hukuki süreçler devam ederken kullanılan dil, yapılan yorumlar ve kurulan cümleler, yargı görevini yapanları etkileyecek bir noktaya ulaştığında hukuka olan güveni zedeler. Soruşturmanın sonucunu beklemek, yargı görevine saygı göstermek ve peşin hükümden kaçınmak, sağlıklı bir adalet düzeni için vazgeçilmezdir.
Toplumun hâkim ve savcılardan beklentisi ise son derece nettir: Adil kararların, iddia ve savunmaların eksiksiz ve titizlikle incelendiği; taleplerin gerçekten dinlendiği; dilekçe ve beyanların okunduğunun ve değerlendirildiğinin hissedildiği bir yargılama süreci. İnsanlar her zaman lehlerine karar verilmesini beklemez. Ancak anlaşıldıklarını, ciddiye alındıklarını ve adil bir süreçten geçtiklerini görmek ister.
Bu güven sağlandığında, kişi hakkında aleyhe bir karar verilmiş olsa bile adalete olan inanç korunur. Çünkü adalet, yalnızca sonuçla değil; sürecin hakkaniyetiyle anlam kazanır. Sürecin adil yürütüldüğüne inanılan yerde itiraz olabilir, eleştiri olabilir; ama güvensizlik olmaz.
Son söz olarak şunu hatırlatmak gerekir: Adalet gürültüyle değil, güvenle; aceleyle değil, sabır ve titizlikle; baskıyla değil, vicdan ve hukukla ayakta kalır. Hukuka güvenmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Adalete güvenelim.
Av. Bekir Şahiner