<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>İzmir’de Son Dakika Haber</title>
    <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr</link>
    <description>İzmir haberleri ve son dakika gelişmeleri için izmirdesondakika.com.tr. İzmir'den güncel yerel haberler, spor, ekonomi, siyaset, teknoloji, magazin ve daha fazlasını takip edin. İzmir'in en güvenilir ve etkili haber kaynağı.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/rss/bilim" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2024. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2026 00:02:23 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/rss/bilim"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka hayatını kaybedenleri dijital ortamda yeniden canlandırıyor!]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-hayatini-kaybedenleri-dijital-ortamda-yeniden-canlandiriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-hayatini-kaybedenleri-dijital-ortamda-yeniden-canlandiriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yapay zeka şirketleri, hayatını kaybeden kişilerin sesi, yazışmaları ve görüntülerini kullanarak dijital ortamda sohbet edilebilen "dijital hayaletler" oluşturuyor. Uzmanlar, bu teknolojinin yas sürecine etkilerini araştırırken etik tartışmalar da giderek büyüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yapay zeka teknolojilerindeki hızlı gelişim, hayatını kaybeden kişilerin dijital ortamda yeniden "canlandırılmasını" mümkün kılan yeni bir alanı ortaya çıkardı. "Dijital hayaletler" olarak adlandırılan sistemler, ölen kişilerin sosyal medya paylaşımları, e-postaları, ses kayıtları, videoları ve fotoğraflarından yararlanarak, onlarla sohbet edilebilen yapay zeka avatarları oluşturuyor. Uzmanlar, bu teknolojilerin yas sürecine etkileri kadar etik boyutunun da tartışılması gerektiğine dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Sınırlı verilerle bile gerçekçi sohbetler oluşturulabiliyor</h2>

<p>Colorado Boulder Üniversitesi araştırmacıları, yapay zeka ile yas süreci arasındaki ilişkinin giderek daha fazla ilgi gördüğünü belirtti. Haziran ayında Association for Computing Machinery'de yayımlanan araştırmada, katılımcılardan hayatını kaybeden yakınlarına ilişkin kısa anılar ve temel kişilik özelliklerini paylaşmaları istendi.</p>

<p>Araştırma sonucunda, insan dilini anlama, işleme ve üretme kapasitesine sahip büyük dil modellerinin (LLM), yalnızca sınırlı bilgilerle bile ölen kişinin konuşma tarzını taklit edebilen sohbet sistemleri oluşturabildiği gözlemlendi. Araştırmacılar, ücretsiz yapay zeka araçlarıyla dahi doğru komutlar kullanılarak kaybedilen bir yakının üslubuna benzer yanıtlar üretilebildiğini ifade etti.</p>

<h2>'Death Bot' ile 'Dijital Hayalet' arasında önemli fark var</h2>

<p>Araştırmacılar, bu teknolojileri iki farklı kategoriye ayırıyor. İlk grupta yer alan ve "death bot" olarak adlandırılan sistemler, yalnızca kişinin geçmişte kaydedilmiş sözlerini yeniden oynatabiliyor.</p>

<p>"Dijital hayalet" olarak tanımlanan daha gelişmiş sistemler ise kişinin sesini, konuşma biçimini ve üslubunu taklit ederek kullanıcılarla etkileşim kurabiliyor. Bu sistemler, kişinin daha önce hiç söylemediği ancak konuşma tarzına uygun yeni yanıtlar da üretebiliyor.</p>

<h2>Etik tartışmalar gündemde</h2>

<p>Uzmanlara göre dijital hayalet teknolojilerinin en tartışmalı yönü, gerçekte hiç söylenmemiş ifadelerin üretilmesi. Bu durum, hem ölen kişinin temsil edilme biçimi hem de yakınlarının psikolojik durumu açısından etik soruları beraberinde getiriyor.</p>

<p>Araştırmaya katılan kullanıcılar, yapay zekanın sohbet sırasında ölen kişi adına birinci tekil şahıs kullanmasını daha doğal bulduklarını belirtti. Buna karşın, kişinin hayattayken hiç kullanmadığı hitap şekilleri veya alışık olmadığı ifadelerin kullanılması, deneyimin gerçekçiliğini azaltarak kullanıcıların olumsuz hissetmesine neden oldu. Uzmanlar, bu nedenle yapay zeka destekli yas teknolojilerinin geliştirilmesinde teknik başarı kadar etik ilkelerin de gözetilmesi gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-hayatini-kaybedenleri-dijital-ortamda-yeniden-canlandiriyor</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 15:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2025/10/yapay-zeka-30.png" type="image/jpeg" length="96775"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[214 bin kişilik araştırma ortaya koydu: Yaşadığınız ülke bunama riskinizi etkileyebilir!]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/214-bin-kisilik-arastirma-ortaya-koydu-yasadiginiz-ulke-bunama-riskinizi-etkileyebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/214-bin-kisilik-arastirma-ortaya-koydu-yasadiginiz-ulke-bunama-riskinizi-etkileyebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Güney Kaliforniya Üniversitesi (USC) öncülüğünde 14 ülke ve bölgeden 214 binden fazla yaşlı yetişkinin verileriyle yürütülen araştırma, demans riskini artıran değiştirilebilir faktörlerin ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğini ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Güney Kaliforniya Üniversitesi (USC) liderliğinde yürütülen ve 14 ülke ile bölgeden 214 binden fazla yaşlı yetişkini kapsayan araştırma, demans riskini artıran değiştirilebilir faktörlerin ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterdiğini ortaya koydu.</p>

<p>2026 Alzheimer Derneği Uluslararası Konferansı'nda (AAIC) sunulan araştırma, aynı zamanda <i>The Lancet Healthy Longevity</i> dergisinde yayımlandı.</p>

<p>Araştırmada düşük eğitim düzeyi, yüksek tansiyon, sigara kullanımı, obezite, depresyon, işitme kaybı, fiziksel hareketsizlik ve sosyal izolasyonun da aralarında bulunduğu 12 değiştirilebilir demans risk faktörü değerlendirildi.</p>

<h2>Ülkeler arasında çarpıcı farklılıklar</h2>

<p>Araştırma sonuçlarına göre düşük eğitim düzeyi Çin'deki yaşlı yetişkinlerin yüzde 85,6'sını etkilerken, bu oran ABD'de yüzde 12 olarak belirlendi. Buna karşılık yüksek vücut kitle indeksi ABD'de yüzde 44,9 seviyesindeyken, Hindistan'da yüzde 13,3 olarak tespit edildi.</p>

<p>Araştırmanın başyazarı ve USC Schaeffer Enstitüsü Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi araştırmacısı Emma Nichols, ülkeler arasındaki farklılıklardan çok benzerliklerin dikkat çekici olduğunu belirterek, "Bu risklerin farklı ülkelerde benzer şekillerde bir araya geldiğini gördük. Bu durum, önleme stratejilerini nasıl geliştireceğimiz açısından önemli sonuçlar doğuruyor." ifadelerini kullandı.</p>

<h2>"Risk azaltılabilir" mesajı verildi</h2>

<p>Araştırmacılar, risk faktörleri ülkeden ülkeye değişse de yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi kalp-damar hastalıklarıyla ilişkili sorunların çoğu zaman birlikte görüldüğünü, sigara ve alkol kullanımı gibi davranışların da benzer şekilde kümelendiğini belirtti.</p>

<p>Bilim insanlarına göre bu bulgular, her ülkenin kendi sağlık sistemi ve ihtiyaçlarına uygun demans önleme programları geliştirmesi gerektiğini gösteriyor. Özellikle diyabetle mücadele programlarının yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi bağlantılı riskleri de hedef almasının daha etkili sonuçlar sağlayabileceği ifade edildi.</p>

<p>Emma Nichols, demans riskinin kaçınılmaz olmadığını vurgulayarak, "Bu hastalıklara yakalanma riski önceden belirlenmiş değildir. İnsanlar yaşamları boyunca karşılaştıkları risk faktörlerini değiştirerek kendi risklerini azaltabilir. Bunun yanında toplumsal koşulların da önemli bir rol oynadığını unutmamak gerekir." değerlendirmesinde bulundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırma ekibi, gelecek çalışmalarda uyku bozukluğu gibi diğer değiştirilebilir risk faktörlerini de incelemeyi ve araştırmayı Kenya ile Mısır gibi yeni ülkeleri kapsayacak şekilde genişletmeyi planlıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/214-bin-kisilik-arastirma-ortaya-koydu-yasadiginiz-ulke-bunama-riskinizi-etkileyebilir</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/alzheimer-4.png" type="image/jpeg" length="43204"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilim dünyasını heyecanlandıran keşif: Kurbağadan alınan bakteri, farelerde kanseri tek dozda yok etti]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-kurbagadan-alinan-bakteri-farelerde-kanseri-tek-dozda-yok-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-kurbagadan-alinan-bakteri-farelerde-kanseri-tek-dozda-yok-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Japon bilim insanlarının yürüttüğü araştırmada, Japon ağaç kurbağasının bağırsaklarında bulunan Ewingella americana adlı bakterinin, kolorektal kanserli farelerde tek doz uygulamayla tüm tümörleri tamamen ortadan kaldırdığı belirlendi. Uzmanlar, bulguların umut verici olduğunu ancak henüz yalnızca hayvan deneylerine dayandığını vurguluyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Japonya İleri Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (JAIST) araştırmacıları, <i>Gut Microbes</i> dergisinde yayımlanan çalışmalarında Japon ağaç kurbağası (<i>Dryophytes japonicus</i>), Japon ateş semenderi ve Japon çim kertenkelesinden elde edilen toplam 45 farklı bakteri türünü analiz etti.</p>

<p>İncelenen bakterilerden dokuzu kanser karşıtı etki gösterirken, Ewingella americana isimli bakteri en başarılı sonuçları verdi. Araştırmacılar, bu bakterinin kanser tedavisinde yeni bir yaklaşım geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini belirtti.</p>

<h2>Tek doz uygulamayla tüm tümörler ortadan kalktı</h2>

<p>Araştırma kapsamında kolorektal kanserli fareler üzerinde gerçekleştirilen deneylerde, damardan verilen tek doz Ewingella americana bakterisinin tüm tümörleri tamamen yok ettiği tespit edildi.</p>

<p>Bilim insanları, elde edilen sonucun karşılaştırma amacıyla kullanılan bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (anti-PD-L1) ve liposomal doksorubisin kemoterapisinden daha etkili olduğunu ifade etti. Ancak araştırmacılar, bu bulguların yalnızca fare deneylerine ait olduğunu, yöntemin insanlar için güvenli ve etkili olup olmadığının henüz bilinmediğinin altını çizdi.</p>

<h2>Kanseri iki farklı mekanizmayla hedef alıyor</h2>

<p>Araştırmaya göre bakteri, kanserle iki farklı mekanizma üzerinden mücadele ediyor. İlk olarak oksijen seviyesinin düşük olduğu tümör dokularında hızla çoğalarak doğrudan kanser hücrelerine zarar veriyor. Tedavinin ardından ilk 24 saat içinde bakterinin tümör içerisindeki miktarının yaklaşık 3 bin kat arttığı belirlendi.</p>

<p>İkinci aşamada ise bağışıklık sistemi devreye giriyor. Bakterinin varlığıyla birlikte T hücreleri, B hücreleri ve nötrofiller tümör bölgesine yöneliyor. Bu hücrelerin salgıladığı bağışıklık sinyal molekülleri de kanser hücrelerinin yok edilmesini destekliyor.</p>

<h2>İnsanlarda kullanım için daha fazla çalışma gerekiyor</h2>

<p>Araştırmacılar, bakterinin büyük ölçüde yalnızca tümör dokusunda biriktiğini, karaciğer, böbrek, akciğer, dalak ve kalp gibi sağlıklı organlarda ise çoğalmadığını bildirdi.</p>

<p>Deneylerde bakterinin 24 saat içinde kandan tamamen temizlendiği, yalnızca hafif ve geçici bir iltihabi yanıt oluşturduğu, 60 günlük takip sürecinde ise kronik toksisiteye rastlanmadığı aktarıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bilim ekibi, yöntemin meme kanseri, pankreas kanseri ve melanom gibi diğer katı tümörlerde de test edileceğini açıkladı. Ayrıca bakteri tedavisinin kemoterapi ve immünoterapiyle birlikte kullanıldığında daha etkili olup olmayacağı da araştırılacak. Bilim insanları, tedavinin klinik aşamaya henüz ulaşmadığını ve insanlar üzerinde kullanılabilmesi için kapsamlı güvenlik ile etkinlik çalışmalarının tamamlanması gerektiğini vurguladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-kurbagadan-alinan-bakteri-farelerde-kanseri-tek-dozda-yok-etti</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 11:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/kurbaga.png" type="image/jpeg" length="52266"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanlar gelecekte nasıl görünecek: Bilim insanları olası değişimleri anlattı]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/insanlar-gelecekte-nasil-gorunecek-bilim-insanlari-olasi-degisimleri-anlatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/insanlar-gelecekte-nasil-gorunecek-bilim-insanlari-olasi-degisimleri-anlatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilim insanlarına göre insan evrimi durmadı, yalnızca yön değiştirdi. Genetik, küreselleşme ve gelişen teknolojiler gelecekte insanların fiziksel özelliklerini önemli ölçüde değiştirebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern tıp, gelişen yaşam koşulları ve teknolojik ilerlemeler doğal seçilimin etkisini azaltmış olsa da bilim insanları insan evriminin devam ettiğini belirtiyor. Uzmanlara göre gelecekte insanların fiziksel görünümü yalnızca çevresel koşullarla değil, genetik teknolojiler ve toplumsal tercihlerin de etkisiyle şekillenebilir.</p>

<p>İngiltere'deki Anglia Ruskin Üniversitesi'nden antropolog ve evrimsel genetikçi Dr. Jason Hodgson, evrimin günümüzde de sürdüğünü ancak bunun insan ömrü içinde fark edilemeyecek kadar yavaş gerçekleştiğini söyledi. Hodgson'a göre belirli genlerin bazı topluluklarda zamanla daha yaygın hale gelmesi, evrimin devam ettiğinin en önemli göstergeleri arasında yer alıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Beslenme alışkanlıkları evrimi değiştirdi</h2>

<p>ABD'deki Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'nde görev yapan paleoantropolog Briana Pobiner, son binlerce yıldaki en dikkat çekici evrimsel değişimlerden birinin süt tüketimiyle ortaya çıktığını belirtti.</p>

<p>Pobiner, günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık üçte birinin yetişkinlikte sütü sindirebildiğini, oysa 5 ila 10 bin yıl önce bunun neredeyse hiç görülmediğini ifade ederek, bu durumun insanların süt veren hayvanları evcilleştirmesiyle gelişen hızlı bir evrim örneği olduğunu söyledi.</p>

<h2>Küreselleşme genetik yapıyı değiştiriyor</h2>

<p>Bilim insanlarına göre insanların farklı kıtalara göç etmesi ve farklı iklim koşullarına uyum sağlaması geçmişte ten rengi gibi birçok fiziksel özelliğin değişmesine neden oldu. Günümüzde ise küreselleşme ve artan göç hareketleri nedeniyle farklı toplumlar arasındaki genetik karışım hızlanıyor.</p>

<p>Dr. Jason Hodgson, buna rağmen insanların kendilerine benzeyen bireylerle eşleşme eğilimi gösterdiğini belirterek, boy, kilo ve yüz yapısı gibi özelliklerde benzer eşleşmelerin bazı genlerin toplum içinde daha sık görülmesine neden olabileceğini ifade etti.</p>

<h2>Estetik müdahaleler evrimin parçası değil</h2>

<p>Uzmanlar, estetik operasyonlar veya sporla kazanılan fiziksel özelliklerin genetik olarak sonraki nesillere aktarılmadığını vurguluyor.</p>

<p>Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği'nin verilerine göre 2024 yılında dünya genelinde yaklaşık 38 milyon cerrahi ve cerrahi olmayan estetik işlem gerçekleştirildi. Bu rakamın 2020 yılına göre yüzde 40 arttığı belirtilirken, bilim insanları bu değişimlerin biyolojik evrimden değil bireysel tercihlerden kaynaklandığını ifade ediyor.</p>

<h2>Gen düzenleme geleceği değiştirebilir</h2>

<p>Bilim dünyasında geliştirilen CRISPR teknolojisi, DNA üzerinde doğrudan değişiklik yapılmasına imkan tanıyor. Günümüzde bazı kalıtsal hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanan yöntemin ileride çok daha geniş alanlarda kullanılabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Uzmanlar, teknolojinin gelişmesi halinde yalnızca hastalıkların değil, göz rengi, boy uzunluğu veya fiziksel görünüm gibi birçok özelliğin de genetik düzeyde değiştirilebileceğini belirtiyor.</p>

<p>Ancak bilim insanları, bu tür uygulamaların etik açıdan ciddi tartışmalar doğurduğunu ve "tasarım bebek" gibi uygulamaların bugün için kabul görmediğini vurguluyor.</p>

<h2>Gelecekte yeni bir insan türü ortaya çıkabilir</h2>

<p>Araştırmacılar, çok uzun zaman dilimlerinde insanların tamamen farklı bir türe dönüşmesinin de ihtimal dahilinde olduğunu ifade ediyor.</p>

<p>Danimarka'daki Aarhus Üniversitesi'nden biyoinformatik uzmanı Thomas Mailund, bir milyon yıl gibi uzun bir süreçte insan soyunun bugünkü Homo sapiens'ten, Homo erectus'un bizden farklı olduğu kadar uzaklaşabileceğini belirtti.</p>

<p>Mailund'a göre özellikle Ay veya Mars gibi düşük yerçekimine sahip ortamlarda uzun süre izole yaşayan insan topluluklarının zamanla farklı biyolojik özellikler geliştirmesi ve yeni insan türlerinin ortaya çıkması teorik olarak mümkün.</p>

<p>Uzmanlar, gelecekte insanın nasıl görüneceğinin yalnızca doğal evrimle değil, teknolojik gelişmeler ve insanların kendi genetik yapılarına müdahale edip etmeyeceğine bağlı olarak şekilleneceğini değerlendiriyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/insanlar-gelecekte-nasil-gorunecek-bilim-insanlari-olasi-degisimleri-anlatti</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 14:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/insan.png" type="image/jpeg" length="98600"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Voyager 1'in 50 yıllık yolculuğu: Uzayın derinliklerinden hala Dünya'ya veri gönderiyor]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/voyager-1in-50-yillik-yolculugu-uzayin-derinliklerinden-hala-dunyaya-veri-gonderiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/voyager-1in-50-yillik-yolculugu-uzayin-derinliklerinden-hala-dunyaya-veri-gonderiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[NASA'nın 1977 yılında uzaya gönderdiği Voyager 1, yaklaşık 50 yıl sonra insanlık tarihinin en uzak noktasına ulaşırken hâlâ Dünya ile iletişim kurmaya devam ediyor. Kasım ayında Dünya'dan bir ışık günü uzaklığa erişmesi beklenen uzay aracı, sınırlı teknolojisine rağmen yıldızlararası uzaydan bilim insanlarına kritik veriler gönderiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1977 yılında NASA tarafından fırlatılan Voyager 1, insan yapımı en uzak cisim olarak uzay keşif tarihine adını yazdırdı. Yaklaşık 26 milyar kilometrelik, yani ışığın bir günde katettiği mesafeye ulaşmaya hazırlanan uzay aracı, ilk etapta yalnızca beş yıllık bir görev için tasarlanmasına rağmen yaklaşık yarım asırdır görevini sürdürüyor. Görev bilim insanları, Voyager 1'in günümüz standartlarına göre son derece mütevazı bir bilgisayar sistemine sahip olmasına rağmen hâlâ veri gönderebilmesini mühendislik tarihinin en büyük başarılarından biri olarak değerlendiriyor. Araçta bulunan bellek kapasitesinin günümüzde bir otomobil anahtarındaki elektronik sistem kadar olduğu belirtiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Dev gezegenlerin sırlarını ortaya çıkardı</h2>

<p>Voyager 1 ve ikizi Voyager 2, Güneş Sistemi'nin dış bölgelerini keşfetmek amacıyla "Büyük Tur" adı verilen görev kapsamında uzaya gönderildi. Araçlar, dev gezegenlerin nadir görülen hizalanmasından yararlanarak sırasıyla Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün hakkında bugüne kadar görülmemiş görüntüler elde etti. Voyager 1, Jüpiter'in uydusu Io üzerinde Dünya dışında keşfedilen ilk aktif volkanları görüntülerken, gezegendeki şimşekleri de ilk kez tespit etti. Voyager 2 ise Europa yüzeyinin altında sıvı su okyanusu bulunabileceğine ilişkin ilk güçlü ipuçlarını ortaya çıkardı. Bu keşifler, Güneş Sistemi'nde yaşam ihtimaline yönelik araştırmalarda önemli dönüm noktaları oldu.</p>

<p><img class="" height="720" src="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/voyager1-2.png" width="1280" /></p>

<h2>Yıldızlararası uzaya ulaşan ilk insan yapımı araç</h2>

<p>Voyager 1, 2012 yılında Güneş Sistemi'ni çevreleyen helyosfer sınırını aşarak yıldızlararası uzaya giren ilk insan yapımı araç oldu. Voyager 2 de altı yıl sonra aynı başarıyı gösterdi. Bugün iki araç da yıldızlararası ortamın manyetik alanı, parçacık yoğunluğu ve kozmik ışınları hakkında benzersiz veriler göndermeyi sürdürüyor. Bilim insanları, bu bölgeyi doğrudan inceleyen başka bir uzay aracı bulunmadığı için Voyager verilerinin büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.</p>

<h2>Gücü azalıyor ama görev devam ediyor</h2>

<p>Voyager uzay araçları, enerjilerini plütonyum tabanlı radyoizotop jeneratörlerinden sağlıyor. Ancak enerji üretimi her yıl azalırken, NASA sistemleri çalışır durumda tutabilmek için bilimsel cihazları kademeli olarak devre dışı bırakıyor. Yetkililer, her iki uzay aracının da 2030'lu yılların başına kadar en az bir bilimsel cihazla veri göndermeye devam edebileceğini öngörüyor. Görev ekibi ise mümkün olduğu sürece araçların doğal ömürlerini tamamlamasına izin vermeyi planlıyor.</p>

<h2>"Soluk Mavi Nokta" insanlığa unutulmaz bir miras bıraktı</h2>

<p>Voyager 1, 1990 yılında kamerasını kapatmadan hemen önce geriye dönerek Dünya'nın tarihe geçen "Soluk Mavi Nokta" (Pale Blue Dot) fotoğrafını çekti. Carl Sagan tarafından önerilen bu görüntü, Dünya'nın uzayın sonsuzluğu içindeki küçüklüğünü simgeleyen en önemli karelerden biri olarak kabul ediliyor. Her iki Voyager aracında ayrıca insanlığı temsil eden altın kaplama kayıt diskleri bulunuyor. Disklerde 55 dilde selamlamalar, Dünya'dan fotoğraflar, doğa sesleri ve farklı kültürlere ait müzikler yer alıyor. Bilim insanları bu kayıtların milyarlarca yıl boyunca uzayda varlığını sürdürebileceğini düşünüyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/voyager-1in-50-yillik-yolculugu-uzayin-derinliklerinden-hala-dunyaya-veri-gonderiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/voyager1.png" type="image/jpeg" length="91207"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünya'ya 25 ışık yılı uzaklıktaki GJ 3378b gezegeni yaşam ihtimaliyle bilim dünyasını heyecanlandırdı]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/dunyaya-25-isik-yili-uzakliktaki-gj-3378b-gezegeni-yasam-ihtimaliyle-bilim-dunyasini-heyecanlandirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/dunyaya-25-isik-yili-uzakliktaki-gj-3378b-gezegeni-yasam-ihtimaliyle-bilim-dunyasini-heyecanlandirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya'ya yalnızca 25 ışık yılı uzaklıkta bulunan GJ 3378b isimli ötegezegen, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. Yaşanabilir bölgede yer alan gezegenin kayalık yapıda olabileceği ve uygun atmosfer koşulları oluşması halinde sıvı su barındırabileceği değerlendiriliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Evrende yaşam olup olmadığı sorusuna yanıt arayan bilim insanları, Dünya'ya yaklaşık 25 ışık yılı uzaklıkta bulunan <strong>GJ 3378b</strong> adlı ötegezegene ilişkin yeni verileri paylaştı. Son analizler, gezegenin bugüne kadar keşfedilen yaşanabilir ötegezegen adayları arasında en dikkat çekenlerden biri olduğunu ortaya koydu. Bilim insanlarına göre GJ 3378b, <strong>Camelopardalis (Zürafa) Takımyıldızı</strong> sınırlarında yer alan soğuk bir kırmızı cüce yıldızın etrafında dönüyor. Gezegenin, yıldızının yaşanabilir bölgesinde bulunması nedeniyle yüzeyinde uygun şartlar oluşması halinde sıvı su barındırma ihtimali bulunuyor.</p>

<h2>Yaşanabilir bölgede yer alıyor</h2>

<p>Science Alert'te yer alan bilgilere göre GJ 3378b, yıldızından Dünya'nın Güneş'ten aldığı enerjinin yaklaşık yüzde 90'ına denk bir enerji alıyor. Bu durum, gezegenin atmosferinin uygun olması halinde yüzey sıcaklıklarının sıvı su oluşumuna izin verebileceği anlamına geliyor. Uzmanlar, sıvı suyun yaşamın oluşması için en önemli unsurlardan biri olduğuna dikkat çekerek, bu nedenle GJ 3378b'nin bilimsel açıdan büyük önem taşıdığını belirtiyor.</p>

<h2>Yeni ölçümler dikkat çekti</h2>

<p>Gezegenin keşfedildiği ilk dönemde Dünya'nın yaklaşık 5 katı kütleye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Ancak gelişmiş gözlem teknikleriyle yapılan yeni analizler, GJ 3378b'nin kütlesinin Dünya'nın yaklaşık <strong>2,3 katı</strong> olduğunu gösterdi. Bu yeni hesaplamalar, gezegenin kalın gaz tabakalarıyla kaplı bir gaz devi yerine, yüzeyi büyük ölçüde kayalık olan bir <strong>"Süper Dünya"</strong> olabileceği ihtimalini güçlendirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Radyasyon yaşam için risk oluşturabilir</h2>

<p>Olumlu özelliklerine rağmen GJ 3378b'nin önünde önemli belirsizlikler de bulunuyor. Gezegen, kırmızı cüce yıldızına oldukça yakın bir yörüngede hareket ettiği için yoğun yıldız radyasyonuna maruz kalıyor. Araştırmacılar, bu güçlü radyasyonun zaman içerisinde gezegenin atmosferini inceltmiş ya da tamamen yok etmiş olabileceğini değerlendiriyor. Böyle bir durumda gezegenin yaşama elverişli olması zorlaşabilir.</p>

<h2>Kesin sonuçlar yeni gözlemlerle ortaya çıkacak</h2>

<p>Bilim insanları, GJ 3378b'nin Dünya'nın birebir benzeri olmadığını ancak bugüne kadar keşfedilen en güçlü yaşanabilir ötegezegen adaylarından biri haline geldiğini ifade ediyor. Önümüzdeki yıllarda gerçekleştirilecek gelişmiş uzay teleskobu gözlemleriyle gezegenin atmosferi, yüzey yapısı ve olası biyolojik yaşam koşulları daha ayrıntılı şekilde incelenecek. Elde edilecek yeni verilerin, evrende yaşam arayışına önemli katkılar sağlaması bekleniyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>CNN</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/dunyaya-25-isik-yili-uzakliktaki-gj-3378b-gezegeni-yasam-ihtimaliyle-bilim-dunyasini-heyecanlandirdi</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 14:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/gj-3378b.png" type="image/jpeg" length="92032"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[UFO iddiaları yeniden gündemde: Yanıt bulmaya her zamankinden daha mı yakınız?]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/ufo-iddialari-yeniden-gundemde-yanit-bulmaya-her-zamankinden-daha-mi-yakiniz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/ufo-iddialari-yeniden-gundemde-yanit-bulmaya-her-zamankinden-daha-mi-yakiniz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Galler’de 1977 yılında yaşanan Broad Haven UFO iddiası yeniden tartışılırken, uzmanlar gözlem raporlarının artan teknoloji ve hava trafiği takibi sayesinde daha iyi analiz edilebildiğini ancak belirsizliğin hâlâ sürdüğünü belirtiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1977 yılında Galler’in Pembrokeshire bölgesindeki Broad Haven İlkokulu’nda öğrencilerin “UFO gördüklerini” iddia etmesi yıllardır tartışılan vakalar arasında yer alıyor. O dönem 10 yaşında olan David Davies, arkadaşlarının okul yönetimine dışarıda garip bir nesne gördüklerini söylemeye çalıştığını aktarıyor. Kendisi başlangıçta iddiaları reddetmek için dışarı çıktığını ancak kısa süreliğine gümüş renkli, büyük ve kubbeli bir cisim gördüğünü ileri sürüyor. Olay, yıllar içinde İngiltere’deki en çok konuşulan UFO vakalarından biri haline geldi.</p>

<h2>Broad Haven olayı ve toplu gözlem iddiaları</h2>

<p>Broad Haven’daki olay, tek bir kişinin değil bir grup öğrencinin benzer gözlemler bildirmesi nedeniyle dikkat çekmişti. Öğrencilerin çizdiği resimlerin birbirine benzer olması, olayın etkisini daha da güçlendirdi. Ancak bazı uzmanlar, toplu algı süreçlerinde “bulaşma etkisi” ve grup psikolojisinin önemli rol oynayabileceğini savunuyor. Bu görüşe göre bireyler, çevresindeki anlatımlardan etkilenerek benzer hafıza ve algı geliştirebiliyor.</p>

<p>Sosyal bilimciler, özellikle çocukluk dönemindeki tanıklıkların dış etkilerle şekillenebileceğine dikkat çekiyor. Medya ilgisi ve yönlendirici soruların da hafızayı değiştirebildiği ifade ediliyor. Buna karşılık bazı tanıklar ise yaşadıklarından hâlâ emin olduklarını ve bunun basit bir yanlış algı olmadığını savunuyor. Tartışma, bilimsel belirsizlik ile kişisel deneyim arasındaki çizgide devam ediyor.</p>

<h2><img height="720" src="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/ufo-2.png" width="1280" /></h2>

<h2>Uzmanlara göre artan hava trafiği ve teknoloji etkisi</h2>

<p>Uzay ve havacılık uzmanları, UFO olarak tanımlanan birçok olayın aslında sivil veya askeri hava araçlarıyla ilişkili olabileceğini belirtiyor. Özellikle yoğun hava trafiğinin bulunduğu bölgelerde gözlemlenen ışık ve hareketlerin yanlış yorumlanabileceği ifade ediliyor. 1970’ler ve 1980’lerde Güney Galler’de aktif havaalanları ve askeri test alanlarının bulunduğu da hatırlatılıyor. Bu durumun gözlem iddialarını artırmış olabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Uzmanlar ayrıca gizli askeri test uçuşlarının geçmişte kamuoyuna açıklanmadığını ve bunun yanlış anlaşılmalara yol açtığını söylüyor. Sıcak hava balonları, deneysel uçaklar ve erken dönem teknolojilerinin de UFO tariflerine benzer görüntüler oluşturabildiği ifade ediliyor. Günümüzde ise hava trafiğini izleyen dijital uygulamalar sayesinde gökyüzü daha şeffaf bir şekilde takip edilebiliyor. Buna rağmen tüm gözlemlerin net biçimde açıklanamadığı vurgulanıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Bilimsel açıklamalar ve devam eden tartışma</h2>

<p>Psikoloji alanındaki uzmanlar, görgü tanığı ifadelerinin hataya açık olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle toplu olaylarda bireylerin birbirinden etkilenmesi, algının ortak bir hikâyeye dönüşmesine neden olabiliyor. Bu durum, “bulaşma” olarak adlandırılan sosyal psikoloji etkisiyle açıklanıyor. Hafıza süreçlerinin zamanla değişebildiği de bilimsel literatürde yer alıyor.</p>

<p>Buna karşın bazı araştırmacılar, tüm vakaların psikolojik veya teknolojik açıklamalarla çözülemeyeceğini savunuyor. Özellikle bazı görgü tanıklarının benzer detayları bağımsız şekilde aktarması, soru işaretlerini tamamen ortadan kaldırmıyor. UFO gözlemlerinin büyük bölümü resmi olarak “tanımlanamayan hava olayları” kategorisinde değerlendiriliyor. Bu da tartışmanın kesin bir sonuca ulaşmasını zorlaştırıyor.</p>

<h2>Resmî yaklaşım ve belirsizlik</h2>

<p>İngiltere Savunma Bakanlığı, 2009 yılında UFO birimini kapatarak bu tür ihbarların ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını açıklamıştı. Yapılan değerlendirmelerde, bildirilen vakaların hiçbirinin doğrudan bir askeri risk taşımadığı ifade edilmişti. Benzer şekilde ABD’de yayımlanan bazı raporlar da geçmişteki UFO iddialarının bir kısmını test uçuşları ve ileri teknoloji denemeleriyle ilişkilendirmişti. Ancak tüm olayların açıklanamadığı da raporlarda yer alıyor.</p>

<p>Uzmanlar, günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte gökyüzü gözlemlerinin daha net analiz edilebildiğini belirtiyor. Buna rağmen “tanımlanamayan” olarak kalan vakaların tamamen ortadan kalkmadığı vurgulanıyor. UFO tartışmaları ise bilim, psikoloji ve popüler kültür arasında devam eden bir konu olmaya devam ediyor. Bilim dünyası, kesin yanıt için daha fazla veri gerektiğini ifade ediyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/ufo-iddialari-yeniden-gundemde-yanit-bulmaya-her-zamankinden-daha-mi-yakiniz</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 14:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/07/ufo-1-1.png" type="image/jpeg" length="25790"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nobel ödüllü bilim insanından devrim niteliğinde buluş: Kuru havadan içilebilir su üretiyor]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/nobel-odullu-bilim-insanindan-devrim-niteliginde-bulus-kuru-havadan-icilebilir-su-uretiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/nobel-odullu-bilim-insanindan-devrim-niteliginde-bulus-kuru-havadan-icilebilir-su-uretiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nobel ödüllü bilim insanından devrim niteliğinde buluş: Kuru havadan içilebilir su üretiyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın giderek büyüyen su krizine karşı bilim dünyasından dikkat çeken bir çözüm geldi. Nobel ödüllü bilim insanı Prof. Dr. Omar Yaghi tarafından geliştirilen yeni nesil teknoloji, kuru havadan su elde ederek özellikle su kaynaklarına erişimin kısıtlı olduğu bölgeler için önemli bir alternatif sunmayı hedefliyor. Yaghi’nin kurucusu olduğu Atoco şirketi tarafından geliştirilen sistem, atmosferde bulunan nemi özel moleküler malzemeler aracılığıyla toplayarak içilebilir suya dönüştürüyor. Yaklaşık 20 feet büyüklüğündeki konteyner üniteleri, düşük seviyeli çevresel ısı enerjisini kullanarak çalışıyor ve herhangi bir merkezi elektrik ya da su şebekesine ihtiyaç duymadan günlük 1.000 litreye kadar temiz su üretebiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Havadaki nemi toplayarak suya dönüştürüyor</h2>

<p>Teknolojinin temelinde ise “retiküler kimya” adı verilen bilimsel yöntem bulunuyor. Bu yöntem sayesinde özel olarak tasarlanan moleküler yapılar, atmosferdeki su buharını yakalayabiliyor. Sistem, havanın çok kuru olduğu bölgelerde bile çalışabilecek şekilde tasarlandı. Bu özelliği sayesinde yalnızca nemli iklimlerde değil, çöl koşulları gibi zorlu çevre şartlarında da su üretme potansiyeline sahip. Bilim insanları, atmosferde büyük miktarda su bulunduğunu ancak mevcut yöntemlerle bu kaynağın verimli şekilde kullanılamadığını belirtiyor. Yeni teknoloji ise havadaki görünmez su kaynaklarını kullanılabilir hale getirmeyi amaçlıyor.</p>

<h2>Afet bölgeleri için kritik çözüm olabilir</h2>

<p>Prof. Dr. Omar Yaghi, geliştirdikleri sistemin özellikle doğal afetlerden etkilenen bölgelerde önemli bir rol oynayabileceğini ifade ediyor. Kasırga, sel veya kuraklık gibi afetlerin ardından birçok bölgede ilk sorunlardan biri temiz suya erişim oluyor. Merkezi su şebekelerinin zarar gördüğü durumlarda, taşınabilir ve bağımsız çalışan bu sistemlerin kritik öneme sahip olabileceği belirtiliyor. Yaghi, özellikle Karayip adaları gibi iklim krizinin etkilerini yoğun hisseden bölgelerde bu teknolojinin hayat kurtarıcı olabileceğini vurguluyor. Beryl ve Melissa kasırgalarının ardından binlerce kişinin temiz suya ulaşmakta zorlandığını hatırlatan bilim insanı, yeni sistemin altyapısı zarar gören topluluklara hızlı şekilde destek sağlayabileceğini belirtiyor.</p>

<h2><img height="720" src="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/is-insani-79-6.png" width="1280" /></h2>

<h2>Tuzdan arındırmaya alternatif olabilir</h2>

<p>Atmosferden su toplama teknolojisinin yalnızca kurak bölgeler için değil, deniz suyunun kullanıldığı mevcut yöntemlere alternatif olabileceği de değerlendiriliyor. Günümüzde birçok ülkede kullanılan deniz suyundan arındırma tesisleri yüksek enerji tüketimi ve yoğun tuzlu atıkların ortaya çıkması nedeniyle eleştiriliyor. Yaghi’ye göre atmosferden su elde eden sistemler, bu sorunlara karşı daha sürdürülebilir bir seçenek oluşturabilir. Özellikle denize bırakılan yüksek yoğunluklu tuzlu atıkların deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, yeni yöntemin çevresel açıdan avantaj sağlayabileceği ifade ediliyor.</p>

<h2>Dünya su kriziyle karşı karşıya</h2>

<p>Birleşmiş Milletler’in yayımladığı raporlar, küresel ölçekte su kaynakları üzerindeki baskının giderek arttığını ortaya koyuyor. Dünya nüfusunun önemli bir bölümü su güvenliği sorunu yaşayan bölgelerde hayatını sürdürürken, milyarlarca insan güvenli içme suyuna erişimde zorluk çekiyor. İklim değişikliğiyle birlikte artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklık dönemleri ve düzensiz yağışlar su krizini daha da derinleştiriyor. Bu nedenle bilim dünyası, alternatif su kaynakları geliştirmeye yönelik çalışmalara hız vermiş durumda.</p>

<h2>Yaghi’nin çocukluk anıları ilham oldu</h2>

<p>Prof. Dr. Omar Yaghi’nin bu teknolojiye yönelmesinde kendi yaşam deneyimlerinin de etkili olduğu belirtiliyor. Çocukluğunu Ürdün’de su ve elektrik imkanlarının sınırlı olduğu bir bölgede geçiren Yaghi, temiz suya erişimin ne kadar değerli olduğunu yakından deneyimlediğini anlatıyor. Nobel konuşmasında çocukluk yıllarındaki su bekleyişlerini hatırlatan Yaghi, mahallede insanların suyun geleceğini duyduklarında kaplarını doldurmak için harekete geçtiği günleri anlattı. Bilim insanı, geliştirdiği teknolojiyi “maddenin yeniden tasarlanması” olarak tanımlarken, iklim krizine karşı bilimin önemli çözümler sunabilecek noktaya geldiğini belirtiyor.</p>

<h2>“Bilim hazır, şimdi büyük adımlar gerekiyor”</h2>

<p>Yaghi, iklim kriziyle mücadelede bilimsel altyapının bulunduğunu ancak bu çözümlerin geniş ölçekte uygulanması gerektiğini vurguluyor. Yeni teknolojinin yaygınlaşması halinde, kuraklık yaşayan bölgelerden afet alanlarına kadar birçok yerde temiz suya erişimin kolaylaşabileceği ifade ediliyor. Küresel su krizinin giderek büyüdüğü bir dönemde geliştirilen bu sistem, geleceğin en önemli ihtiyaçlarından biri olan suya ulaşım konusunda umut veren bilimsel gelişmeler arasında gösteriliyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/nobel-odullu-bilim-insanindan-devrim-niteliginde-bulus-kuru-havadan-icilebilir-su-uretiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 16:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/omar-yaghi.png" type="image/jpeg" length="38645"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilim insanlarından çarpıcı iddia: Güneş Sistemi’nden geçen en yaşlı cisim bulunmuş olabilir]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlarindan-carpici-iddiagunes-sisteminden-gecen-en-yasli-cisim-bulunmus-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlarindan-carpici-iddiagunes-sisteminden-gecen-en-yasli-cisim-bulunmus-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilim insanları, yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/Atlas’ın yaklaşık 12 milyar yıl yaşında olabileceğini ve Güneş Sistemi’nden neredeyse üç kat daha eski bir kökene sahip olduğunu açıkladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanları, Güneş Sistemi’nden geçiş yapan yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/Atlas’ın, şimdiye kadar gözlemlenen en eski gök cisimlerinden biri olabileceğini açıkladı. Yapılan yeni araştırmalar, cismin yaşının yaklaşık 12 milyar yıl olabileceğine işaret ediyor. Bu durumda 3I/Atlas, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştuğu bilinen Güneş Sistemi’nden neredeyse üç kat daha yaşlı bir yapıya sahip.</p>

<p>Geçen yıl temmuz ayında keşfedilen 3I/Atlas, insanlığın Güneş Sistemi dışından tespit ettiği üçüncü yıldızlararası cisim olarak kayıtlara geçti.</p>

<h2>Olağanüstü kimyasal yapı</h2>

<p>Nature dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, kuyruklu yıldızın kimyasal bileşimi Güneş Sistemi’ndeki bilinen kuyruklu yıldızlardan belirgin şekilde farklılık gösteriyor.</p>

<p>James Webb Uzay Teleskobu ve Şili’deki ALMA Gözlemevi verilerinde, ağır suyun temel bileşenlerinden biri olan döteryum oranının olağanüstü yüksek seviyelerde olduğu tespit edildi. NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden başyazar Martin Cordiner, 3I/Atlas’taki döteryum oranının Güneş Sistemi kuyruklu yıldızlarına kıyasla yaklaşık 10 kat daha fazla olduğunu belirtti.</p>

<p>Bu bulgu, cismin son derece düşük sıcaklıklarda, yaklaşık eksi 243 derece civarında bir ortamda oluşmuş olabileceğine işaret ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Köken ve galaktik yolculuk</h2>

<p>Araştırmacılara göre 3I/Atlas, bir yıldız sisteminin oluşumu sırasında gerçekleşen şiddetli dinamik süreçler sonucunda uzaya fırlatılmış olabilir. Herhangi bir yıldıza bağlı olmayan cisim, milyarlarca yıl boyunca Samanyolu Galaksisi içinde başıboş şekilde yol almış olabilir.</p>

<p>Bilim insanları ayrıca kuyruklu yıldızın, yıldız oluşumlarının en yoğun yaşandığı ve “kozmik öğle vakti” olarak adlandırılan yaklaşık 10 milyar yıl önceki döneme ait bir kalıntı olabileceğini değerlendiriyor.</p>

<h2>Uzaylı aracı iddiaları ve bilimsel açıklamalar</h2>

<p>3I/Atlas’ın keşfi sonrası bazı çevrelerde cismin yapay kökenli olabileceğine dair spekülasyonlar ortaya atıldı. Harvard Üniversitesi’nden Avi Loeb daha önce benzer tartışmaları 1I/ʻOumuamua için de gündeme taşımıştı.</p>

<p>Ancak NASA ve SETI tarafından yapılan değerlendirmelerde, 3I/Atlas’a ilişkin herhangi bir yapay teknoloji ya da uzaylı kökenli bulguya rastlanmadığı açıklandı. Bilim insanları, mevcut verilerin cismin doğal bir yıldızlararası kuyruklu yıldız olduğunu güçlü şekilde desteklediğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlarindan-carpici-iddiagunes-sisteminden-gecen-en-yasli-cisim-bulunmus-olabilir</guid>
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 11:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/gunes-sistemi-1.png" type="image/jpeg" length="16438"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilim dünyasında çığır açan keşif: İnsan proteinlerinin yapay kopyalarını üretmenin yolu bulundu]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-cigir-acan-kesif-insan-proteinlerinin-yapay-kopyalarini-uretmenin-yolu-bulundu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-cigir-acan-kesif-insan-proteinlerinin-yapay-kopyalarini-uretmenin-yolu-bulundu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doğal antikorlara alternatif olarak geliştirilen “imprintlenmiş proteinler”, daha dayanıklı yapıları ve düşük maliyetli üretim potansiyeliyle tıp ve biyoteknolojide yeni bir dönemin kapısını aralayabilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası bir bilim ekibi, tıp ve biyoteknoloji alanında önemli bir yeniliğe imza atarak insan vücudundaki doğal reseptör ve antikorların işlevlerini taklit edebilen yapay proteinlerin geliştirilmesine yönelik yeni bir bilgisayar modeli ortaya koydu.</p>

<p>Saratov State University, Lomonosov Moscow State University ve Aachen University of Applied Sciences araştırmacılarının ortak çalışmasıyla geliştirilen sistemin sonuçları, bilimsel dergi <i>Polymers</i>’ta yayımlandı.</p>

<h2>Doğal antikorlara alternatif geliyor</h2>

<p>İnsan vücudunda bulunan biyolojik reseptörler ve antikorlar, virüsler ve yabancı maddeleri tanıyarak bağışıklık sistemini harekete geçiriyor. Ancak bu doğal proteinlerin üretimi yüksek maliyet, karmaşık süreçler ve bazı etik tartışmalar nedeniyle sınırlı kalabiliyor.</p>

<p>Araştırmacılar tarafından geliştirilen "imprintlenmiş proteinler" ise doğal reseptörlerin sentetik taklitleri olarak görev yapıyor.</p>

<p>Çalışmanın yazarlarından, Saratov State University İnorganik Kimya Laboratuvarı araştırmacısı Polina İlyicheva, bu teknolojinin doğal antikorların birçok dezavantajını ortadan kaldırdığını belirtti.</p>

<p>İlyicheva, sentetik proteinlerin laboratuvar koşullarında daha dayanıklı olduğunu, sıcaklık değişimlerinden etkilenmediğini ve depolama ile taşınma süreçlerinde doğal antikorlara kıyasla önemli avantajlar sunduğunu ifade etti.</p>

<h2>Kanser tedavisinden tarıma kadar geniş kullanım alanı</h2>

<p>Araştırmacılara göre yeni nesil yapay proteinler yalnızca sağlık sektöründe değil, tarım ve biyoteknoloji alanlarında da kullanılabilecek.</p>

<p>Bu proteinlerin;</p>

<ul>
 <li>Hedefe yönelik ilaç taşıma sistemlerinde</li>
 <li>Kanserli veya hastalıklı hücrelere hassas ilaç ulaştırılmasında</li>
 <li>Tanı kitlerinde doğal antikorların yerine kullanılmasında</li>
 <li>Toksinleri nötralize eden biyolojik filtreler geliştirilmesinde</li>
 <li>Yeni nesil biyomedikal cihazlarda</li>
</ul>

<p>önemli rol oynayabileceği belirtiliyor.</p>

<h2>Kişiselleştirilmiş tıpta yeni dönem</h2>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, kişiselleştirilmiş tıp alanında sunduğu potansiyel oldu.</p>

<p>Uzmanlara göre belirli bir hastadan alınan proteinler temel alınarak kişiye özel sentetik yapılar üretilebilecek. Böylece ilaçların vücutta daha etkin emilmesi ve daha hassas tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi mümkün hale gelebilecek.</p>

<p>İlyicheva, "Belirli bir kişiden alınan proteini modifiye ederek vücuda geri verebilir ve en iyi biyolojik uyumu sağlayabilirsiniz" değerlendirmesinde bulundu.</p>

<h2>Deneme-yanılma dönemi sona eriyor</h2>

<p>Araştırmacılar, bugüne kadar yapay protein üretiminin büyük ölçüde şansa ve deneysel yöntemlere dayandığını belirtiyor.</p>

<p>Yeni geliştirilen bilgisayar modeli ise proteinlerin oluşum sürecini atomik düzeyde simüle ederek hangi koşullarda en etkili yapının ortaya çıkacağını önceden tahmin edebiliyor.</p>

<p>Bilim insanları, model sayesinde moleküllerin birbirlerini nasıl tanıdığını ve işlevsel bölgelerin nasıl oluştuğunu ayrıntılı biçimde görüntüleyebildiklerini açıkladı.</p>

<p>Araştırma ekibi ayrıca sistemin, sentez sırasında kaç bileşen kullanılması gerektiğini önceden hesaplayabildiğini ve bunun da işlevsel ürün geliştirme sürecini önemli ölçüde hızlandırdığını vurguladı.</p>

<h2>Yapay protein yarışı hızlanıyor</h2>

<p>Sentetik biyoloji alanında hız kazanan çalışmalar, insan vücudundaki doğal mekanizmaların laboratuvar ortamında yeniden üretilmesini hedefliyor.</p>

<p>Uzmanlar, yeni geliştirilen bu bilgisayar modelinin yalnızca daha ucuz ve dayanıklı biyolojik ürünlerin geliştirilmesini sağlamakla kalmayacağını; aynı zamanda gelecekte hastaya özel tedavilerin, akıllı ilaç sistemlerinin ve biyomühendislik uygulamalarının önünü açabileceğini belirtiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bilim insanlarının geliştirdiği bu teknoloji, insan proteinlerinin yapay kopyalarının üretiminde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriliyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-cigir-acan-kesif-insan-proteinlerinin-yapay-kopyalarini-uretmenin-yolu-bulundu</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/kromozom.png" type="image/jpeg" length="14857"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Samanyolu’nun merkezindeki dev kara delikten yeni keşif]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/samanyolunun-merkezindeki-dev-kara-delikten-yeni-kesif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/samanyolunun-merkezindeki-dev-kara-delikten-yeni-kesif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gökbilimciler, Samanyolu’nun merkezindeki süper kütleli kara delik Sagittarius A*’ın çevresinde uzun süredir devam eden zayıf bir gaz akışı tespit etti. Yeni analizler, kara deliğin “sakin” kabul edilen dönemlerinde bile çevresini şekillendirdiğini ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanları, Samanyolu Galaksisi’nin merkezinde yer alan süper kütleli kara delik Sagittarius A* (Sgr A*) ile ilgili dikkat çekici bir keşfe imza attı. Daha önce başka galaksilerdeki aktif kara deliklerde güçlü gaz çıkışları gözlemlenirken, Samanyolu’nun merkezindeki kara deliğin oldukça sakin olduğu düşünülüyordu. Ancak yeni araştırmalar, Sgr A*’ın çevresinde zayıf da olsa sürekli bir “rüzgar” üflediğine dair güçlü kanıtlar ortaya koydu. Bu bulgu, kara deliklerin yalnızca aktif dönemlerinde değil, sessiz evrelerinde de galaksi yapısını etkileyebildiğini gösteriyor.</p>

<h2>Kara deliklerin çevresinde neler oluyor?</h2>

<p>Süper kütleli kara delikler, çevrelerindeki gaz ve tozu güçlü yerçekimi etkisiyle kendilerine çeker. Ancak bu madde doğrudan kara deliğe düşmez; önce etrafında dönen bir disk oluşturur ve bu süreçte büyük miktarda enerji açığa çıkar. Açığa çıkan bu enerji, bazı durumlarda maddeyi yeniden uzaya doğru iterek güçlü gaz akımlarına neden olur. Bu “kara delik rüzgarları” galaksilerin yapısını ve evrimini doğrudan etkileyebilir. Samanyolu’nun merkezinde de benzer bir mekanizmanın zayıf da olsa çalıştığı artık daha net görülüyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Sagittarius A çevresinde yeni veri analizi</h2>

<p>Araştırmacılar, Sagittarius A* çevresini daha iyi anlayabilmek için Şili’de bulunan Atacama Büyük Milimetre/Milimetrealtı Dizisi tarafından 2017-2021 yılları arasında toplanan yaklaşık 100 saatlik gözlem verisini yeniden analiz etti. Yeni veri işleme teknikleri sayesinde, kara deliği çevreleyen yoğun gaz ve yıldız kalabalığının arasından daha net bir görüntü elde edildi. Elde edilen sonuçlar, Sgr A* çevresindeki soğuk moleküler gazın yapısını daha önce görülmemiş bir detayla ortaya koydu. Bu çalışma, galaksi merkezinin karmaşık yapısını anlamada önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.</p>

<h2>Üç ışık yılı uzunluğunda konik boşluk</h2>

<p>Analizler sırasında en dikkat çekici bulgu, kara deliğin çevresinde yaklaşık üç ışık yılı uzunluğunda koni şeklinde bir boşluk yapısı oldu. Bu boşluğun yaklaşık 45 derecelik bir açıyla uzandığı tespit edildi. Araştırmacılara göre bu tür bir yapı, ancak uzun süreli ve sürekli bir gaz akışı ya da rüzgar etkisiyle oluşabilir. Bu nedenle Sgr A*’ın çevresinde zayıf ama istikrarlı bir madde çıkışı olduğu düşünülüyor. Bu keşif, kara deliğin çevresel etkisinin sanılandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.</p>

<h2>X-ışını gözlemleri bulguları güçlendirdi</h2>

<p>NASA’nın Chandra X-ışını Gözlemevi’nden elde edilen veriler de bu keşfi destekledi. X-ışını haritalarında, konik boşlukla aynı bölgede yüksek sıcaklıklı gazların varlığı tespit edildi. Bu örtüşme, gözlemlenen yapının rastlantısal olmadığını ve fiziksel bir süreçle oluştuğunu gösteriyor. Böylece hem radyo dalga boylarında hem de X-ışını verilerinde aynı bölgenin işaretlenmiş olması, rüzgar teorisini güçlendirdi. Bilim insanları, bu çok katmanlı veri uyumunun önemli bir doğrulama olduğunu belirtiyor.</p>

<h2>En az 20 bin yıldır süren zayıf akış</h2>

<p>Araştırma ekibi, tespit edilen gaz akışının en az 20 bin yıldır devam ettiğini tahmin ediyor. Ancak bu rüzgarın, diğer aktif galaksilerde görülen süper güçlü çıkışlara kıyasla oldukça zayıf olduğu ifade ediliyor. Bu durum, Sagittarius A*’ın şu anda “sakin evre” olarak tanımlanan bir dönemden geçtiğini düşündürüyor. Süper kütleli kara deliklerin yaşam döngüsünün büyük bölümünü bu tür düşük aktivite dönemlerinde geçirdiği biliniyor. Buna rağmen bu zayıf rüzgar bile galaksi merkezi üzerinde etkili olabiliyor.</p>

<h2>Yıldız oluşumuna olası etkiler</h2>

<p>Kara deliklerden çıkan gaz akımlarının, galaksilerdeki yıldız oluşum süreçleri üzerinde önemli etkileri bulunuyor. Bu rüzgarlar, bazı bölgelerde gaz bulutlarını dağıtarak yıldız oluşumunu engelleyebiliyor, bazı durumlarda ise sıkıştırarak yeni yıldızların doğmasına zemin hazırlayabiliyor. Sagittarius A*’ın ürettiği zayıf rüzgarın da Samanyolu’nun merkezindeki yıldız oluşum dengesini etkileyebileceği düşünülüyor. Bilim insanları, bu etkinin boyutunu anlamak için daha uzun süreli gözlemler yapılması gerektiğini vurguluyor. Bu keşif, galaksimizin kalbinde sanılandan çok daha dinamik bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>euronews</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/samanyolunun-merkezindeki-dev-kara-delikten-yeni-kesif</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 16:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/sagittarius-a.png" type="image/jpeg" length="10950"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka Ortaçağ’ın gizemli şifrelerini çözüyor: 400 yıllık sırlar gün yüzüne çıkıyor]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-ortacagin-gizemli-sifrelerini-cozuyor-400-yillik-sirlar-gun-yuzune-cikiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-ortacagin-gizemli-sifrelerini-cozuyor-400-yillik-sirlar-gun-yuzune-cikiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vatikan arşivlerinde 400 yılı aşkın süredir çözülemeyen gizemli bir el yazması, yapay zeka destekli analizlerle okunmaya başlandı. Makine öğrenimi, tarihsel şifreleri çözmede yeni bir dönemin kapısını aralarken, kayıp bilgilerin yeniden keşfedilmesini sağlıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<section dir="auto">
<section dir="auto">Dünya tarihinin en büyük arşivlerinden biri olan Vatikan Kütüphanesi’nde yüzyıllardır çözülemeyen gizemli el yazmaları, yapay zeka teknolojileri sayesinde yeniden gündeme geldi. “Borg Şifresi” olarak bilinen ve 408 sayfadan oluşan karmaşık metin, uzun yıllar boyunca araştırmacılar tarafından okunamamıştı. İçeriğinde insan hastalıklarına yönelik gizli tedavi yöntemleri bulunduğu düşünülen metin, artık makine öğrenimi destekli sistemlerle kısmen çözülebilir hale geldi. Bu gelişme, yalnızca tek bir metni değil, dünya genelinde şifreli kalan binlerce tarihi belgenin de yeniden incelenmesinin önünü açtı.</section>

<section dir="auto">
<h2>Vatikan arşivlerinde saklı kalan 400 yıllık sır</h2>

<p>Vatikan Kütüphanesi’nde yer alan Borg Şifresi, yüzyıllardır çözülemeyen en karmaşık el yazmalarından biri olarak biliniyor. Metin, 34 farklı sembol sistemi, Roma harfleri ve Arapça giriş sayfalarıyla oluşturulmuş çok katmanlı bir şifreleme yapısına sahip. Şifreyi çözmeye yardımcı olacak bir anahtarın bulunmaması, metni uzun süre erişilemez hale getirdi. Ayrıca zaman içinde bazı sayfaların zarar görmesi, çözüm sürecini daha da zorlaştırdı. Araştırmacılar, metnin özellikle tıbbi bilgi ve gizli tedavi yöntemleri içerdiğini değerlendiriyor.</p>

<h2>Şifreli metinlerin karmaşık yapısı</h2>

<p>Tarihi belgelerde kullanılan şifreleme yöntemleri çoğu zaman yalnızca harf değişiminden ibaret olmuyor. Bazı metinlerde aynı harf farklı sembollerle temsil edilirken, bazı sistemlerde tamamen uydurulmuş işaretler kullanılıyor. Bu durum, çözüm sürecini yalnızca dilbilimsel değil aynı zamanda matematiksel bir probleme dönüştürüyor. Özellikle kısa metinlerde desen analizi yapmak oldukça zorlaşıyor. Tarih boyunca diplomatik yazışmalar, gizli topluluk ritüelleri ve kişisel notlar bu tür şifrelerle korunmuş durumda.</p>

<h2>Yapay zeka tarihi metinleri nasıl çözüyor?</h2>

<p>Son yıllarda yapay zeka ve makine öğrenimi sistemleri, tarihi metinlerin analizinde önemli bir araç haline geldi. Transkribus gibi platformlar, el yazılarını dijital metne dönüştürerek araştırmacılara büyük kolaylık sağlıyor. Sistemler önce metin içindeki satırları ve karakter bloklarını tanımlıyor, ardından desen eşleştirme yöntemiyle olası harf karşılıklarını belirliyor. Bu süreç, insan uzmanların müdahalesiyle birlikte ilerlediğinde daha doğru sonuçlar veriyor. Ancak yeni nesil yapay zeka modelleri, artık bu süreci daha bağımsız şekilde gerçekleştirebilecek seviyeye yaklaşıyor.</p>

<h2>Kriptoloji ile yapay zeka birleşimi</h2>

<p>Araştırmacılar, yalnızca görüntü tanıma değil aynı zamanda dil modelleme tekniklerini de şifre çözümüne entegre ediyor. Bu sayede sistemler hem sembolleri tanıyor hem de olası anlam ilişkilerini kurabiliyor. Özellikle “Descrypt” gibi projeler, farklı dönemlere ait yazı sistemlerini tek bir yapay zeka altyapısında birleştirmeyi hedefliyor. Bu yaklaşım, yalnızca bilinen dillerde değil, tamamen kaybolmuş yazı sistemlerinde de sonuç alınabilmesini mümkün kılabilir. Uzmanlara göre bu gelişme, arşivlerdeki bilinmeyen metinlerin yeniden tarih yazımına katkı sağlayabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Çözülen metinlerin ortaya çıkardığı tarihi bilgiler</h2>

<p>Yapay zeka ile çözülen belgeler yalnızca teknik bir başarı değil, aynı zamanda tarihsel açıdan da önemli sonuçlar doğuruyor. Örneğin bazı şifreli mektupların, savaş dönemlerinde diplomatik komploları ortaya çıkardığı biliniyor. Çözülen belgeler arasında gizli yazışmalar, tıbbi reçeteler ve siyasi planlamalara dair notlar bulunuyor. Bu bilgiler, geçmişe dair mevcut tarih anlatılarının yeniden değerlendirilmesine neden olabiliyor. Bazı durumlarda tek bir belge bile bir dönemin yeniden yorumlanmasını sağlayabiliyor.</p>

<h2>Yapay zeka ile şifre çözümünde yeni dönem</h2>

<p>Araştırmacılar, yapay zekanın yalnızca mevcut metinleri çözmekle kalmayıp aynı zamanda hiç görülmemiş şifreleri de analiz edebileceğini düşünüyor. Sistemlerin büyük veri setleri üzerinde eğitilmesi, farklı alfabeleri ve sembol sistemlerini tanıma kapasitesini artırıyor. Ancak en büyük zorluklardan biri, şifreli metinlere dair yeterli veri bulunmaması olarak öne çıkıyor. Buna rağmen geliştirilen yeni modeller, transkripsiyon ve şifre çözümünü tek adımda yapabilecek seviyeye ulaşmayı hedefliyor. Uzmanlar, gelecekte sıradan kullanıcıların bile bu tür sistemlerle tarihi belgeleri çözebileceğini öngörüyor.</p>

<h2>Geleceğe dönük araştırmalar ve beklentiler</h2>

<p>Bilim insanları, yapay zeka destekli kriptoloji çalışmalarının yalnızca tarihi metinlerle sınırlı kalmayacağını belirtiyor. Girit’teki Phaistos Diski ve Linear A gibi henüz çözülememiş antik yazılar da bu çalışmaların hedefi arasında yer alıyor. Ayrıca farklı müzelerde ve arşivlerde bulunan binlerce şifreli belgenin dijital ortama aktarılması planlanıyor. Bu gelişmeler, hem tarih hem de dilbilim alanında yeni keşiflerin önünü açabilir. Araştırmacılar, yapay zekanın yalnızca bir çözüm aracı değil, aynı zamanda tarihsel bilginin yeniden inşasında kritik bir ortak haline geldiğini vurguluyor.</p>
</section>
</section></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yapay-zeka-ortacagin-gizemli-sifrelerini-cozuyor-400-yillik-sirlar-gun-yuzune-cikiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 14:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/is-insani-93-4.png" type="image/jpeg" length="80702"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yeraltı suyu kullanımı Dünya’nın eksenini kaydırdı: 80 santimetrelik değişim tespit edildi]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yeralti-suyu-kullanimi-dunyanin-eksenini-kaydirdi-80-santimetrelik-degisim-tespit-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/yeralti-suyu-kullanimi-dunyanin-eksenini-kaydirdi-80-santimetrelik-degisim-tespit-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni araştırma, 1993-2010 yılları arasında yeraltı sularının yoğun kullanımının Dünya’nın kütle dengesini değiştirerek gezegenin dönme eksenini yaklaşık 80 santimetre kaydırdığını ortaya koydu. Bilim insanları, bu sürecin deniz seviyesini de yükselttiğini ve etkilerin sanılandan çok daha büyük olduğunu belirtiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası araştırmacılar tarafından yürütülen yeni çalışmalar, insan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki fiziksel etkilerinin sanılandan çok daha büyük olabileceğini ortaya koydu. 1993-2010 yılları arasında tarım, sanayi ve içme suyu ihtiyacı için yeraltından çekilen yaklaşık 2 bin 150 gigaton suyun, Dünya’nın dönme eksenini yaklaşık 80 santimetre kaydırdığı belirlendi.</p>

<p>Bilim insanları, bu büyük su kütlesi hareketinin yalnızca eksen kaymasına değil, aynı zamanda küresel deniz seviyesinde yaklaşık 6.2 milimetrelik bir yükselişe de katkı sağladığını hesapladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Yeni nesil modellerle çarpıcı yeniden analiz</h2>

<p>Araştırmada 2026 yılında geliştirilen TWSTORE ve ML-TWiX adlı yeni nesil rekonstrüksiyon sistemleri kullanıldı. Bu modeller sayesinde 1980’lerden itibaren karasal su depolama değişimleri yüksek doğrulukla yeniden hesaplandı.</p>

<p>Elde edilen veriler, yeraltı sularının bir bölgeden çekilip okyanuslara taşınmasının Dünya’nın kütle dağılımını değiştirdiğini ve bunun da gezegenin dönüş ekseni üzerinde ölçülebilir bir etki yarattığını ortaya koydu.</p>

<p>Seul Ulusal Üniversitesi’nden jeofizikçi Dr. Ki-Weon Seo, yeraltı suyu kullanımının kutup hareketleri üzerinde iklimle bağlantılı faktörler arasında en etkili unsurlardan biri olduğunu vurguladı.</p>

<h2>En büyük etki Kuzeybatı Hindistan ve Kuzey Amerika’da</h2>

<p>Araştırmaya göre eksen kaymasında en büyük pay, yoğun yeraltı suyu tüketiminin görüldüğü Kuzeybatı Hindistan ve Batı Kuzey Amerika bölgelerine ait.</p>

<p>Bu bölgelerdeki aşırı su çekiminin oluşturduğu kütle kaybının, Dünya’nın dönüş dinamiklerini etkileyen başlıca faktörlerden biri olduğu belirtildi.</p>

<p>NASA Jet İtiş Laboratuvarı’ndan araştırmacı Surendra Adhikari ise çalışmanın, yeraltı suyu kullanımının kutup hareketleri üzerindeki etkisini ilk kez bu kadar net gösterdiğini ifade ederek, “Etki düşündüğümüzden çok daha büyük” değerlendirmesinde bulundu.</p>

<h2>Sadece eksen kayması değil: Çökme ve deniz seviyesi riski</h2>

<p>Aynı dönemde yayımlanan diğer bilimsel araştırmalar da yeraltı suyu kaybının farklı sonuçlarına dikkat çekiyor. Nature’da yayımlanan bir çalışma, dünyanın 40 büyük nehir deltasını inceleyerek birçok bölgede deniz seviyesindeki artıştan çok yeraltı suyu çekimine bağlı arazi çökmesinin daha büyük bir tehdit oluşturduğunu ortaya koydu.</p>

<p>Küresel ölçekte yapılan değerlendirmeler ise kıyı bölgelerinin yaklaşık yüzde 21’inde belirgin yeraltı suyu azalması yaşandığını ve bu düşüşün son yıllarda hızlandığını gösteriyor.</p>

<h2>Uzmanlardan uyarı: Yönetim kritik hale geldi</h2>

<p>Bilim insanlarına göre yeraltı suyu kaybının etkileri geri döndürülebilir olsa da bu süreç ciddi politika değişiklikleri gerektiriyor. Yağmur sularının yeraltına yeniden kazandırılması, alternatif su kaynaklarının kullanılması ve tarımda su yönetiminin yeniden düzenlenmesi çözüm yolları arasında gösteriliyor.</p>

<p>Uzmanlar, yeraltı suyu yönetiminin artık yalnızca kuraklık ya da tarımsal üretim açısından değil, Dünya’nın fiziksel dengesi ve iklim sistemi açısından da kritik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekiyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/yeralti-suyu-kullanimi-dunyanin-eksenini-kaydirdi-80-santimetrelik-degisim-tespit-edildi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 14:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/06/dunya-6.png" type="image/jpeg" length="55340"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mavi Ay heyecanı: 31 Mayıs’ta Türkiye’nin 81 ilinden izlenebilecek]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/mavi-ay-heyecani-31-mayista-turkiyenin-81-ilinden-izlenebilecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/mavi-ay-heyecani-31-mayista-turkiyenin-81-ilinden-izlenebilecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gökyüzü meraklılarının beklediği “Mavi Ay” 31 Mayıs 2026 gecesi gerçekleşecek. Hava şartlarının uygun olması halinde doğa olayı Türkiye’nin tüm illerinden çıplak gözle görülebilecek.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gökyüzü tutkunlarının merakla beklediği “Mavi Ay” için geri sayım başladı. Nadir görülen bu astronomik olay, 31 Mayıs 2026 Pazar gecesi gerçekleşecek ve uygun hava koşullarında Türkiye’nin 81 ilinden izlenebilecek. “Mavi Ay” olarak adlandırılan bu doğa olayı, Ay’ın renginin değiştiği anlamına gelmiyor.</p>

<h2>“Mavi Ay” aslında ikinci dolunay anlamına geliyor</h2>

<p>Astronomi terminolojisine göre “Mavi Ay”, bir takvim ayı içerisinde meydana gelen ikinci dolunayı ifade ediyor. Mayıs ayının ilk dolunayı ayın başında gerçekleşirken, ikinci dolunayın ay sonunda görülmesi nedeniyle bu özel gökyüzü olayı “Mavi Ay” olarak isimlendiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzmanlar, uygun hava koşullarında Ay’ın normalden daha parlak ve belirgin görünebileceğini ancak renk değişimi beklenmediğini belirtiyor.</p>

<p>Gökyüzü olayı, şehir ışıklarından uzak bölgelerde çok daha net izlenebilecek. Astronomi uzmanları, gözlem için kırsal alanların ve yüksek rakımlı bölgelerin tercih edilmesini öneriyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BirGün</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/mavi-ay-heyecani-31-mayista-turkiyenin-81-ilinden-izlenebilecek</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 19:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/mavi-ay.png" type="image/jpeg" length="46592"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[NASA’dan Ay’a kalıcı üs planı]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/nasadan-aya-kalici-us-plani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/nasadan-aya-kalici-us-plani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[NASA, Ay yüzeyinde kalıcı bir üs kurma hedefi kapsamında yeni uzay araçları, robotik iniş sistemleri ve keşif teknolojilerine ilişkin planlarını kamuoyuyla paylaştı. Proje, Ay’ın güney kutbunda insanlı ve insansız görevleri kapsayan geniş ölçekli bir programı içeriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), geçtiğimiz mart ayında 2032 yılına kadar Ay’ın güney kutbunda nükleer ve güneş enerjisiyle çalışacak kalıcı bir üs kurmayı hedefleyen yaklaşık 20 milyar dolarlık bir program başlatıldığını duyurmuştu. Plan kapsamında kurulacak üssün bilimsel araştırmalara, kaynak kullanımına ve gelecekteki Mars görevlerine altyapı sağlaması amaçlanıyor. NASA’nın açıkladığı projeye göre, Ay yüzeyine gönderilecek sistemler arasında robotik iniş araçları, sıçrayarak hareket edebilen dronlar ve yüzey keşif araçları yer alıyor. Bu araçların, Ay’ın zorlu coğrafyasının haritalanması ve insanlı görevler öncesi hazırlık sürecinin yürütülmesinde kritik rol oynaması bekleniyor.</p>

<h2>Üç aşamalı keşif programı</h2>

<p>NASA’nın “Ignition Moon Base” adı verilen programı üç aşamadan oluşuyor. İlk aşamada, Ay yüzeyinin detaylı şekilde incelenmesi ve haritalanması için insansız robotik sistemlerin devreye alınması planlanıyor. İkinci aşamada, sıçrayarak hareket edebilen otonom araçlarla yüzey keşfi yapılacak. Son aşamada ise astronotların Ay yüzeyine taşınmasını sağlayacak insanlı sistemlerin geliştirilmesi hedefleniyor. Program kapsamında ayrıca iletişim altyapısı, bilimsel ekipmanlar ve taşıma sistemlerinin de Ay’a gönderilmesi planlanıyor. NASA, bu araçların geliştirilmesi için Blue Origin, Intuitive Machines ve Astrobotic gibi özel şirketlerle sözleşmeler imzaladığını açıkladı. Blue Origin tarafından geliştirilecek “Endurance” adlı iniş aracının, hassas iniş yapabilmesi ve otonom yön bulma sistemlerine sahip olması bekleniyor.</p>

<h2>Takvim tartışma konusu</h2>

<p>NASA’nın 2032 hedefi kapsamında açıkladığı planlar bilim dünyasında tartışmalara neden oldu. Uzmanların bir bölümü, belirlenen takvimin oldukça iddialı olduğunu ve mevcut teknolojiyle sürecin gecikebileceğini savunuyor. BBC’ye konuşan uzay araştırmacısı Simeon Barber, NASA’nın insanlı iniş sistemlerinde yaşadığı teknik zorluklara dikkat çekerek, Çin’in Ay yarışında öne geçebileceğini söyledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Ay’ın güney kutbu kritik önemde</h2>

<p>Ay’ın güney kutbu, donmuş su kaynaklarının bulunma ihtimali nedeniyle stratejik bir bölge olarak değerlendiriliyor. Bu kaynakların içme suyu, oksijen üretimi ve yakıt üretimi gibi alanlarda kullanılabileceği ifade ediliyor.</p>

<p>NASA ise tüm bu hedeflerin gerçekleşmesinin, güvenli insanlı iniş sistemlerinin geliştirilmesine bağlı olduğunu vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>CNN</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/nasadan-aya-kalici-us-plani</guid>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/ay-2.png" type="image/jpeg" length="48737"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pirinç dünyayı doyuruyor ama iklimi de ısıtıyor]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/pirinc-dunyayi-doyuruyor-ama-iklimi-de-isitiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/pirinc-dunyayi-doyuruyor-ama-iklimi-de-isitiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya nüfusunun yarısından fazlasının temel gıdası olan pirinç, iklim krizi açısından da giderek büyüyen bir risk alanına dönüşüyor. Yeni araştırmalar, çeltik tarlalarından kaynaklanan sera gazı emisyonlarının son 60 yılda neredeyse iki katına çıktığını ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<section dir="auto">Dünya gıda sisteminin en kritik ürünlerinden biri olan pirinç, yalnızca gıda arz güvenliği açısından değil, artık iklim değişikliği tartışmalarının da merkezinde yer alıyor. Boston College ve CSIRO araştırmacılarının yayımladığı yeni çalışma, pirinç üretiminin çevresel etkilerinin sanılandan çok daha büyük bir ölçeğe ulaştığını gösteriyor. Araştırmaya göre çeltik tarlalarından kaynaklanan sera gazı emisyonları 1960’lı yıllardan bu yana neredeyse iki katına çıktı. 2010’lu yıllarda yıllık ortalama emisyon miktarı 1,1 milyar ton karbondioksit eşdeğerine ulaştı. Bu rakam, yaklaşık 239 milyon aracın bir yılda saldığı emisyona denk geliyor.</section>

<section dir="auto">
<h2>Emisyonların merkezinde üretim yöntemi var</h2>

<p>Bilim insanlarına göre sorunun temelinde pirincin yetiştirilme biçimi bulunuyor. Pirinç genellikle suyla kaplı tarlalarda yetiştirildiği için, oksijensiz ortamda metan üreten mikroorganizmalar aktif hale geliyor. Bu da tarımsal üretim sürerken güçlü sera gazlarının atmosfere salınmasına neden oluyor. Araştırma, emisyon artışının iki ana sebepten kaynaklandığını ortaya koyuyor: ekim alanlarının genişlemesi ve üretim yoğunluğunun artması. Özellikle Afrika’da pirinç ekim alanlarının 1960’lardan bu yana yaklaşık iki katına çıkması, bölgedeki metan salımını ciddi biçimde artırmış durumda.</p>

<h2>Gübre kullanımı ve tarımsal yoğunlaşma etkili</h2>

<p>Çalışmada dikkat çeken bir diğer unsur ise modern tarım teknikleri. Daha yüksek verim için artan gübre kullanımı, sık ekim uygulamaları ve hasat sonrası organik atıkların tarlaya geri bırakılması emisyonları yükseltiyor. Özellikle hasat sonrası sapların toprağa karıştırılması, 1960’lardan bu yana pirinç kaynaklı net emisyon artışının yaklaşık yüzde 18’inden sorumlu tutuluyor. Toprağa karışan organik maddeler parçalanırken daha fazla metan gazı açığa çıkıyor. Sentetik azotlu gübre kullanımındaki artış da tabloyu ağırlaştırıyor. Araştırmaya göre 2000’li yıllardan sonra bu kullanım yaklaşık yüzde 76 oranında arttı. Bu durum yalnızca metan değil, aynı zamanda güçlü bir sera gazı olan nitröz oksit salımını da yükseltiyor.</p>

<h2>İklim krizi döngüyü besliyor</h2>

<p>Araştırma, iklim değişikliğinin tarımı etkilediği gibi tarımın da iklim değişikliğini hızlandırdığını ortaya koyuyor. Artan sıcaklıklar topraktaki mikrobiyal aktiviteyi artırarak daha fazla sera gazı oluşmasına yol açıyor. Bu durum, pirinç üretimini çift yönlü bir döngünün içine sokuyor: İklim değişikliği üretimi etkiliyor, üretim de iklim değişikliğini derinleştiriyor.</p>

<h2>Çözüm: Üretimi sürdürürken emisyonu azaltmak</h2>

<p>Bilim insanlarına göre pirinç üretiminden tamamen vazgeçmek mümkün değil. Bu nedenle odak, üretimi daha sürdürülebilir hale getirmek üzerine kurulmalı. Sulama yönetiminin değiştirilmesi, tarlaların belirli dönemlerde kurutulması, gübre kullanımının azaltılması ve toprağın daha az işlenmesi gibi yöntemlerle küresel emisyonların yüzyıl ortasına kadar yaklaşık yüzde 10 azaltılabileceği öngörülüyor. Özellikle “dönüşümlü sulama” yöntemi öne çıkıyor. Tarlaların sürekli su altında tutulması yerine dönemsel kurutma uygulanması metan oluşumunu azaltabiliyor. Ancak bu yöntemin bazı durumlarda nitröz oksit salımını artırabileceği de belirtiliyor.</p>

<h2>“Organik her zaman daha çevreci değil”</h2>

<p>Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri de organik üretimle ilgili yanlış algı oldu. Her organik uygulamanın düşük emisyon anlamına gelmediği vurgulanıyor. Aşırı miktarda saman ve organik atık kullanımı, bazı koşullarda metan salımını artırabiliyor. Bu nedenle bilim insanları, çözümün tek tip değil, bölgesel koşullara göre uyarlanması gerektiğini belirtiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Küresel gıda dengesi kritik eşikte</h2>

<p>Genel tabloya bakıldığında, pirinç üretimi hem milyarlarca insanı besleyen bir gıda kaynağı hem de iklim üzerinde ciddi baskı oluşturan bir sektör olarak öne çıkıyor. Artan nüfus, değişen iklim koşulları ve yükselen gıda talebi dikkate alındığında, pirinç üretiminde daha düşük emisyonlu modeller geliştirmek önümüzdeki yıllarda küresel tarım politikalarının en kritik başlıklarından biri olmaya devam edecek.</p>
</section></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Bloomberght</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/pirinc-dunyayi-doyuruyor-ama-iklimi-de-isitiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 16:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/pirinc-3.png" type="image/jpeg" length="35679"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilim insanları Ay’a giden kestirme bir yol buldu]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlari-aya-giden-kestirme-bir-yol-buldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlari-aya-giden-kestirme-bir-yol-buldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Araştırmacılar, Ay görevlerinde yakıt tüketimini azaltabilecek yeni bir yörünge modeli geliştirerek uzay araçlarının daha düşük maliyetle Ay’a ulaşmasını sağlayabilecek bir “kestirme rota” ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanları Ay’a yapılacak uzay görevlerinde yakıt tüketimini ve maliyetleri azaltabilecek yeni bir yörünge modeli geliştirdi. Geliştirilen matematiksel yöntem sayesinde uzay araçlarının Ay’a daha verimli bir rota üzerinden ulaşabileceği ve bunun görev planlamalarında önemli tasarruf sağlayabileceği belirtiliyor. Araştırma, özellikle NASA’nın Artemis programı ve özel uzay şirketlerinin artan Ay projeleriyle birlikte önem kazanan yörünge optimizasyon çalışmalarına dayanıyor. Uzmanlar, geliştirilen yaklaşımın yalnızca teorik olmadığını, gelecekteki görevlerde doğrudan kullanılabilecek potansiyele sahip olduğunu ifade ediyor.</p>

<h2>Milyonlarca rota analiz edildi</h2>

<p>Araştırma ekibi, Ay’a ulaşmak için farklı yörünge seçeneklerini değerlendirmek amacıyla gelişmiş bir matematiksel model kullandı. Fonksiyonel bağlantılar teorisi ile milyonlarca farklı rota simüle edilerek en az enerji gerektiren güzergâhlar belirlendi. Yaklaşık 30 milyon yörünge seçeneği analiz edilerek en verimli rotalar karşılaştırıldı. Bu süreçte özellikle hız değişimi ihtiyacını azaltan yolların öne çıktığı belirtildi. Uzay mühendisliğinde küçük hız farklarının bile yakıt tüketimini ciddi şekilde etkilediği vurgulandı.</p>

<h2>Lagrange noktaları üzerinden yeni yaklaşım</h2>

<p>Modelin merkezinde Dünya, Ay ve Güneş’in kütle çekim dengesinin bulunduğu Lagrange noktaları yer alıyor. Bu bölgelerin uzay araçlarına düşük enerjiyle uzun süre yol alma imkânı sunduğu ifade ediliyor. Araştırmacılar, Ay’a yaklaşımda farklı yörünge tercihleriyle daha verimli sonuçlar elde edilebileceğini ortaya koydu. Bu durumun gelecekte görev planlamalarını değiştirebileceği değerlendiriliyor.</p>

<h2>Yakıt maliyetlerinde düşüş hedefi</h2>

<p>Uzay görevlerinde en büyük maliyet kalemlerinden biri roket yakıtı olarak öne çıkıyor. Tek bir fırlatmada kullanılan yakıtın maliyetinin çok yüksek seviyelere ulaşabildiği biliniyor. Yeni rota modelinin özellikle uzun süreli Ay görevlerinde yakıt tüketimini azaltarak toplam maliyetleri düşürebileceği ifade ediliyor. Küçük rota değişikliklerinin bile bütçe üzerinde büyük etki yarattığı belirtiliyor.</p>

<h2>İletişim avantajı sağlayabilir</h2>

<p>Yeni yörünge modelinin bir diğer avantajı iletişim sürekliliği olarak öne çıkıyor. Bazı rotaların uzay aracının Dünya ile daha uzun süre görüş hattında kalmasını sağlayabileceği ifade ediliyor. Mevcut görevlerde Ay’ın arka yüzünde yaşanan iletişim kesintilerinin bu modelle azaltılabileceği değerlendiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Uzay turizmi için de potansiyel</h2>

<p>Bilim insanları geliştirilen modelin gelecekte uzay turizmi ve ticari görevlerde de kullanılabileceğini belirtiyor. Lagrange noktaları çevresinde kurulabilecek istasyonların bir tür aktarma merkezi işlevi görebileceği ifade ediliyor. Uzmanlar çalışmanın henüz teorik aşamada olduğunu vurgularken modelin gelecekte daha ekonomik ve verimli Ay görevlerine katkı sağlayabileceğini söylüyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>ntv</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-insanlari-aya-giden-kestirme-bir-yol-buldu</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 17:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/ay-1.png" type="image/jpeg" length="17149"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Teknoloji devlerinden yapay zekaya dev bütçe: Küresel harcamalar 2,5 trilyon dolara yaklaşıyor]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/teknoloji-devlerinden-yapay-zekaya-dev-butce-kuresel-harcamalar-25-trilyon-dolara-yaklasiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/teknoloji-devlerinden-yapay-zekaya-dev-butce-kuresel-harcamalar-25-trilyon-dolara-yaklasiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Küresel yapay zeka yatırımlarının 2026’da 2,59 trilyon dolara ulaşması beklenirken, teknoloji devlerinin veri merkezi ve model geliştirme harcamaları rekor seviyelere çıktı. Ancak uzmanlar, bu hızlı artışın ekonomik etkilerinin hâlâ tartışmalı olduğunu belirtiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Küresel yapay zeka (YZ) harcamalarında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. ABD merkezli araştırma şirketi Gartner’ın yeni raporuna göre, dünya genelinde yapay zeka yatırımlarının 2026 yılında 2,59 trilyon dolara ulaşması öngörülüyor. Bu rakamın, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 47’lik bir artışa işaret ettiği belirtiliyor.</p>

<h2>Yapay zeka yatırımlarında kırılma yılı</h2>

<p>Raporda 2026 yılının, yapay zeka yatırımları açısından “kırılma yılı” olacağı vurgulanıyor. Özellikle bulut servis sağlayıcıları, üretken yapay zeka modelleri ve otonom sistemlere yönelik altyapı yatırımlarını hızlandırıyor. Şirketlerin veri merkezleri ve yüksek kapasiteli sunuculara yaptığı harcamaların toplam pastada en büyük payı oluşturduğu ifade ediliyor. Uzmanlar, bu yatırımların yapay zeka kullanımını yaygınlaştırsa da kısa vadede geri dönüşlerinin sınırlı olabileceğine dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Şirketler altyapı yarışına girdi</h2>

<p>Büyük teknoloji şirketleri yapay zeka alanında rekabeti artırırken, özellikle Microsoft, Amazon ve Meta gibi firmaların veri merkezi kurulumları ve model geliştirme süreçlerine milyarlarca dolarlık bütçeler ayırdığı belirtiliyor. Bu harcama trendi, yapay zekanın sadece yazılım değil aynı zamanda devasa bir altyapı ekonomisine dönüştüğünü gösteriyor. Analistler, bu durumun bazı yönleriyle 2000’li yıllardaki internet balonunu hatırlattığını ancak teknolojinin uzun vadeli etkisinin çok daha geniş olabileceğini ifade ediyor.</p>

<h2>Ekonomiye etkisi tartışılıyor</h2>

<p>Yapay zeka yatırımlarındaki bu hızlı artışın küresel ekonomiye etkisi ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Bazı ekonomistler bu harcamaların büyümeyi desteklediğini savunurken, bazıları ise geri dönüş süresinin uzun olması nedeniyle risk oluşabileceğini belirtiyor. Özellikle şirketlerin kârlılık baskısı ve yüksek altyapı maliyetleri dikkat çekiyor. Buna rağmen sektör, verimlilik artışı ve otomasyon potansiyeli nedeniyle yatırım çekmeye devam ediyor.</p>

<h2>Gelecek beklentileri yükseliyor</h2>

<p>Rapora göre yapay zeka ajanlarının yaygınlaşması ve yeni kullanım alanlarının ortaya çıkması, önümüzdeki dönemde harcamaları daha da artırabilir. Şirketler, yapay zekayı yalnızca deneysel bir teknoloji olarak değil, iş süreçlerinin merkezine yerleştirilen stratejik bir araç olarak konumlandırıyor. Bu da sektördeki büyüme beklentisini yukarı taşıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>ntv</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/teknoloji-devlerinden-yapay-zekaya-dev-butce-kuresel-harcamalar-25-trilyon-dolara-yaklasiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 16:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2025/12/yapay-zeka2-1.png" type="image/jpeg" length="89285"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pisa Kulesi eğilmesine rağmen nasıl yıkılmıyor?]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/pisa-kulesi-egilmesine-ragmen-nasil-yikilmiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/pisa-kulesi-egilmesine-ragmen-nasil-yikilmiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İtalya’nın en ünlü yapılarından Pisa Kulesi, yüzyıllardır eğik durmasına rağmen ayakta kalmayı sürdürüyor. Uzmanlara göre bu durum yalnızca mimari bir hata değil; zemin yapısı, temel sistemi ve mühendislik müdahalelerinin birleşimiyle açıklanıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İtalya’nın Pisa kentinde bulunan ve dünyanın en bilinen yapılarından biri olan Pisa Kulesi, eğik yapısına rağmen yıkılmamasıyla dikkat çekiyor. Uzmanlara göre bu durum sanıldığı gibi sadece bir inşaat hatasından ibaret değil. Aksine birçok eğik yapı gibi Pisa Kulesi de belirli mühendislik sınırları içinde dengede tutulabiliyor. Dünyanın farklı bölgelerinde de benzer şekilde eğilen ancak ayakta kalmaya devam eden yapılar bulunuyor. Hollanda’daki “Dans Eden Evler” ve Çin’deki Tiger Hill Pagoda bunlara örnek olarak gösteriliyor. Bu örnekler eğilmenin her zaman yıkım anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.</p>

<h2>Zemin yapısı eğilmenin temel nedeni</h2>

<p>Uzmanlara göre yapıların eğilmesinde en önemli faktör zemin özellikleri oluyor. Özellikle kil, turba ve gevşek kum gibi yumuşak zeminler üzerine inşa edilen yapılar zamanla farklı oranlarda oturma yaşıyor. Bu durum binanın bir tarafının diğerine göre daha fazla çökmesine ve yapının eğilmesine neden olabiliyor. Zemin katmanlarının homojen olmaması da süreci hızlandırabiliyor. Bir tarafın daha sert, diğer tarafın daha yumuşak olması yük dağılımını bozarak eğimi artırıyor. Hollanda’daki bazı tarihi yapılarda kullanılan ahşap kazık temeller de benzer risk taşıyor. Bu kazıkların zamanla çürümesi veya yeraltı su seviyesindeki değişimlerle zarar görmesi yapıların dengesini etkileyebiliyor.</p>

<h2>Pisa Kulesi’nin eğilme süreci nasıl başladı?</h2>

<p>Pisa Kulesi’nin inşasına 12’nci yüzyılda başlandı ve kule henüz yapımının erken dönemlerinde eğilmeye başladı. Bunun temel nedeni kulenin inşa edildiği zeminin beklenenden çok daha yumuşak olmasıydı. Uzmanlar inşaat sırasında kulenin birkaç metreye varan bir oturma yaşadığını ve eğimin bu nedenle daha başlangıçta oluştuğunu belirtiyor. Zaman içinde kulenin ağırlığı arttıkça zemin daha fazla sıkıştı ve eğim belirgin hale geldi. İnşaat farklı dönemlerde devam ettiği için bu durum kalıcı bir yapısal özelliğe dönüştü.</p>

<h2>Yapıya yapılan müdahaleler kritik rol oynadı</h2>

<p>Pisa Kulesi’nin yıkılmasını önleyen en önemli unsur 20’nci yüzyılda yapılan mühendislik müdahaleleri oldu. Eğimin artması ve bazı dönemlerde tehlikeli seviyelere ulaşması üzerine yapı uluslararası uzmanlar tarafından incelendi. 1980’lerin sonunda yaşanan bazı yapı çöküşleri de kule için alarm niteliği taşıdı. Bu süreçte kule 1990’lı yıllarda ziyarete kapatıldı ve güçlendirme çalışmaları başlatıldı. En dikkat çekici yöntem temelin kuzey kısmından kontrollü şekilde toprak çıkarılması oldu. Bu işlemle kulenin ağırlık dengesi yeniden ayarlandı ve eğim 40 santimetreden fazla azaltıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Eğik yapı her zaman risk anlamına gelmiyor</h2>

<p>Uzmanlara göre bir yapının eğik olması her zaman güvenlik riski anlamına gelmiyor. Yapılar belirli bir eğim seviyesine kadar kendi içinde yeni bir denge oluşturabiliyor. Bu nedenle birçok tarihi yapı eğik olmasına rağmen yıkılmadan varlığını sürdürüyor. Ancak eğimin artmaya devam etmesi durumunda risk de yükseliyor. Pisa Kulesi bu açıdan özel bir örnek olarak değerlendiriliyor çünkü hem izleniyor hem de dengesi kontrol altında tutuluyor. Uzmanlar kulenin mevcut haliyle en az 200 yıl daha güvenli olabileceğini öngörüyor.</p>

<h2>İklim değişikliği yeni riskler oluşturabilir</h2>

<p>Araştırmalar iklim değişikliği ve yeraltı su seviyelerindeki değişimlerin bu tür yapılar için yeni riskler oluşturabileceğini gösteriyor. Yeraltı suyunun azalması ahşap kazıkların havayla temas etmesine ve daha hızlı bozulmasına neden olabiliyor. Bu durum özellikle eski yapıların bulunduğu şehirlerde risk oluşturuyor. Sürecin yavaş ilerlemesine rağmen uzun vadede çok sayıda yapıyı etkileyebileceği belirtiliyor. Mühendisler bu nedenle düzenli izleme ve erken müdahalenin kritik olduğunu vurguluyor. Pisa Kulesi ise yapılan güçlendirmeler sayesinde ayakta kalmaya devam ediyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>BBC</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/pisa-kulesi-egilmesine-ragmen-nasil-yikilmiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 15:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2026/05/is-insani-50-6.png" type="image/jpeg" length="94845"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilim dünyasında yeni milat: Uzayda yaşamın 'kimyasal parmak i̇zi' bulundu]]></title>
      <link>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-yeni-milat-uzayda-yasamin-kimyasal-parmak-izi-bulundu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-yeni-milat-uzayda-yasamin-kimyasal-parmak-izi-bulundu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gökbilimciler, uzayda yaşam arayışına yeni bir yön verebilecek çarpıcı bir keşfe imza attı. Nature Astronomy dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, canlı sistemler yalnızca organik moleküller üretmekle kalmıyor, aynı zamanda cansız kimyadan istatistiksel olarak ayrışan özgün bir “organizasyon düzeni” de bırakıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bilim dünyasında onlarca yıldır süren uzayda yaşam arayışı, bugüne kadar çoğunlukla belirli moleküllerin (biyo-imzalar) tespit edilmesine odaklanıyordu. Ancak Nature Astronomy dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, yaşamın izlerinin yalnızca moleküllerde değil, onların oluşturduğu gizli istatistiksel düzenlerde de aranabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>UC Riverside ve Weizmann Bilim Enstitüsü’nden araştırmacıların yürüttüğü çalışma, canlı sistemlerin sadece kimyasal üretim yapmadığını, aynı zamanda ölçülebilir bir düzen ve dağılım karakteri oluşturduğunu gösterdi.</p>

<h2>Amino asitler ve Yağ asitlerinde çarpıcı farklar</h2>

<p>Araştırma kapsamında canlı ve cansız sistemlerden elde edilen amino asit ve yağ asitleri karşılaştırıldı. Elde edilen sonuçlar dikkat çekiciydi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Canlı sistemlerden gelen amino asitlerin, biyolojik olmayan süreçlerle oluşanlara kıyasla çok daha çeşitli ve dengeli bir dağılım gösterdiği tespit edildi. Yağ asitlerinde ise bunun tam tersi bir eğilim gözlemlendi.</p>

<p>Bilim insanlarına göre bu durum, yaşamın yalnızca kimyasal varlıklar üretmekle kalmadığını, aynı zamanda bu molekülleri belirli bir “istatistiksel düzen” içinde organize ettiğini ortaya koyuyor.</p>

<h2>Ekolojiden kimyaya uygulanan yeni analiz yöntemi</h2>

<p>Araştırmacılar, ekolojide biyoçeşitliliği ölçmek için kullanılan “zenginlik” ve “eşitlik” kavramlarını kimyasal analizlere uyarladı. Yaklaşık 100 farklı veri seti üzerinde yapılan incelemelerde mikroplar, fosiller ve göktaşları karşılaştırıldı.</p>

<p>Sonuçlar, biyolojik materyal ile cansız kimya arasında istatistiksel olarak net bir ayrım yapılabileceğini gösterdi. En dikkat çekici bulgulardan biri ise yöntemin oldukça bozulmuş örneklerde bile çalışabilmesi oldu.</p>

<p>Örneğin milyonlarca yıllık dinozor yumurtası kabuklarında bile antik yaşamın istatistiksel izlerinin korunabildiği tespit edildi.</p>

<h2>Uzay görevleri için yeni bir umut</h2>

<p>Yeni yöntem, Mars, Europa ve Enceladus gibi gökcisimlerine yönelik görevlerde önemli bir araç olarak değerlendiriliyor. Bilim insanları, tek bir bulgunun yaşamı kanıtlamak için yeterli olmayacağını vurgulasa da, bu istatistiksel yaklaşımın diğer biyolojik tespit yöntemleriyle birleştiğinde güçlü bir kanıt sistemi oluşturabileceğini belirtiyor.</p>

<p>Araştırmaya göre bu yaklaşım, gelecekte evrende yaşam arayışında çok daha kapsamlı ve güvenilir bir analiz çerçevesi sunabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Sputnik</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM</category>
      <guid>https://www.izmirdesondakika.com.tr/bilim-dunyasinda-yeni-milat-uzayda-yasamin-kimyasal-parmak-izi-bulundu</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 17:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://izmirdesondakikacomtr.teimg.com/crop/1280x720/izmirdesondakika-com-tr/uploads/2024/11/uzay-1.png" type="image/jpeg" length="36387"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
